
r/TarihiSeyler


Yaklaşık 100 yıl süren 5-6 milyon insanımızın katledildiği Türk soykırımı neden kamuoyunca yeterince bilinmiyor?
Gerek balkan coğrafyasında gerek doğu anadoluda milyonlarca kişininin canına, malına, ırzına akla hayale gelmeyecek yöntemlerle yapılan zulüm neden bilinmez. Tarih tekerrürden ibarettir derler. Bunlar bizi güçsüz buldukları ilk anda yeniden aynı suçları işlemezler mi? Yeni nesillere bu neden gereğince öğretilmiyor?

















Türk dövlətləri təşkilatının əsası 2009cu ildə Azərbaycanın Naxçıvan şəhərində yaradılıb. Lakin ilk dəfə 2006cı ildə Qazaxıstanın eks prezidenti Nursultan Nazarbayev ideya vermişdi.
8 Türk devleti lideri 15 Mayıs günü Kazakistan / Türküstan şehrinde görüşecek.
Source: Oxu.az
I don't care about colonization, it was ages ago, get over it. Plus there's way worse cases than European colonization anyway.
Also, stop using it as an excuse for why countries are poorly developed. They only knew how to throw sticks at each other before Europeans invaded anyway. Stop acting like they'd be some advanced space faring civilization if Europeans hadn't gone there.
Also, Islam colonization was way worse. They colonized most of Africa & Asia & enslaved millions in worse conditions & castrated their slaves. They only abolished slavery completely in 1970 too.

İskitleri Türk İlan Eden Youtube Kanalı
İskit(Saka)ların türk mü irani mi olduğu tartışmaya açık bir konu ama kendisi öyle bir anlatıyorki sanki bütün akademi bu konuda hem fikir ayrıca videoda sümerlerin ön bir türk kolu olduğunu ve orta asya kökenli olduğunu söylüyor bunların dışında anav andronova ve diğer orta asyada bulunan kültürlerin tamamının türk kültürü olduğunu söylüyor.
arkadaşın dediklerini söyleyen teoriler var ama bu videoda sıkıntı olan şey bunları bütün akademinin hemfikir olduğu şeklinde lanse etmesi


Timur mu daha büyük mareşal yoksa İskender mi?
Aralarında 1700 yıl var ve iki büyük adamda büyük işler yapmış. İskender o zamanın süper gücü persleri hacamat etmiş, ülkelerini almış. Timur ise sayısız kale ve şehir fethetmiş, sayısız muharebe kazanmış. Benim gözümde timur bi tık önde. Siz ne düşünüyorsunuz?




İstanbul’a Giriş ve Osmanlı Topraklarında Seyahat İçin Gereken Mürur Tezkeresi.
Mürur tezkeresi, Osmanlı İmparatorluğu’nda iç seyahat için zorunlu tutulan resmî izin belgesidir. Kelime anlamı olarak “mürur” geçiş demektir. dolayısıyla “mürur tezkeresi” Osmanlı’da bir tür iç pasaport işlevi görüyordu. Bu belge, Osmanlı toprakları içinde bir yerden başka bir yere seyahat etmek isteyen herkesin hem yerli hem de yabancı olmak üzere alması gereken resmî bir izin olarak kullanılmıştır. Belgenin temel amacı, devletin iç göçleri, nüfus hareketlerini ve güvenliği kontrol etmesini sağlamaktı.
Mürur tezkeresi uygulaması, klasik dönemde ortaya çıkan “yol hükmü” belgesine dayanır. 19. yüzyıla gelindiğinde, bu belge resmî olarak “mürur tezkeresi” adıyla yaygınlaşmış ve özellikle İstanbul gibi büyük merkezlere yapılan göçlerin düzenlenmesinde kilit rol oynamıştır.
Belge; sahibinin adı, baba adı, tabiiyeti, ikametgâhı, gideceği yer, seyahat amacı ve fiziksel özellikleri gibi bilgilerle doldurulurdu. Belgenin düzenlendiği tarih ve mührü ile birlikte yol boyunca geçilen yerlerde çıkış şerhi düşülerek mühürlenir ve tarih atılırdı.
Mürur tezkeresi, Osmanlı idaresinin asayiş ve nüfus kontrolü amacıyla geliştirdiği araçlardan biriydi. Başkent İstanbul gibi büyük şehirler, doğal olarak göç akınına uğradığı için devlet, mürur tezkeresi ile şehirdeki nüfusun kayıt altına alınmasını sağlıyor ve toplumsal düzeni koruyordu. Belge ayrıca yolcuların güvenli geçişini garanti ederek devletin idari denetimini ve kamu güvenliğini güçlendiriyordu. Seyahat edenin belgesini ibraz etmesi zorunlu olduğu için, belgeler bir anlamda hem kimlik hem de seyahat izni niteliğindeydi.
Mürur tezkeresi, Osmanlı’da 20. yüzyıla kadar yaygın olarak kullanılmıştır. Ancak zamanla Mürur tezkeresine duyulan ihtiyaç azalmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanı (1908) sonrası, kişisel özgürlüğü kısıtladığı gerekçesiyle Mürur Tezkeresi zorunluluğu tamamen kaldırılmıştır.
Özetle, Mürur Tezkeresi Osmanlı’da seyahat özgürlüğünü devlet kontrolüyle dengeleyen, hem asayiş hem de göç kontrolü aracı olan bir belgedir. Ayrıca güvenliği sağlama ve büyük merkezlerde nüfus dengesini koruma amaçlarına hizmet etmiştir.

Donanmanın yeni kitabını okurken buldum. Osmanlı bir gemi inşaat etmiş, bir devlet çalmış, İstanbul'a gelince Osmanlı el koymuş, çalınan gemiyi satın almış.

11 illik hakimiyyətinə 100 ili sığdıran Cənnətməkan Son Fateh Nadir Şah Əfşarın (Əfşar İmperiyası) mübarək ordusunun ayağı dəydiyi, donanmalarının gedib çıxa bildiyi, fəth etməsə də vassal etdiyi torpaqlar
Fotoda vassal Oman Sultanlığına aid Masavi bölgəsi (Keniya, Tanzaniya sahilləri) göstərilməyib, Əfşar İmperiyası 3 qitədə güc idi.

Yavuz Sultan Selim, Oğlu Sultan Süleyman kadar uzun yaşasa ve batıya seferler yapabilseydi, Osmanlı’nın askerî, siyasî ve ekonomik gelişimi sizce nasıl şekillenirdi.
Yavuz Sultan Selim, kısa ama etkili bir dönem boyunca doğuda büyük başarılar elde etti; Çaldıran Muharebesi ve Ridaniye Muharebesi gibi seferlerle Osmanlı’nın sınırlarını hızla genişletti. Peki, ömrü Kanuni kadar uzun olsaydı ve aynı enerjisini batıya yöneltseydi neler değişirdi?
Kanuni döneminde gördüğümüz sistemli ve diplomasiyle desteklenen genişleme mi Osmanlı’yı daha ileri taşırdı, yoksa Yavuz’un hızlı, sert ve doğrudan sonuç almaya yönelik stratejisi Avrupa’da daha büyük bir etki yaratabilir miydi?

Laz ve Megrellerin atası Kolhis Krallığı ve Gürcülerin atası İberya Krallığı. Her 2 krallığın da soyu m.ö. 7. yy'da 2 kola ayrılan Karto-Zan halkına dayanır

Emre Can Dağlıoğlunun Tarhan Röportajı üzerine fikirleriniz
​
tam hali
https://www.agos.com.tr/tr/haber/chpli-tarhan-katillerin-disarida-olmasi-kabul-edilemez-6724
Siz hep CHP’de ulusalcı kanadın temsilcisi olarak anılıyorsunuz. Siz, siyaseten kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben kendimi hep ulusal değerlere bağlı olarak tanımlıyorum ama insanlara belli yaftalar yapıştırılmaya çalışılıyor. İnsanlar, belli fikirlere hapsedilmeye çalışılıyor. O anlamda ‘ulusalcı’ deniyorsa, yanlış buluyorum. Ben, kendimi ulusal değerlere bağlı, bu topraklardan gücünü alan biri olarak hissediyorum. Eğer ulusalcılık buysa, evet, ulusalcıyım.
Başörtüsü serbestisini nasıl değerlendirirsiniz?
Ben, kadına başörtülü veya değil diye bakmıyorum. Ben, kadına güçlü veya güçsüz bağlamında bakıyorum. Cipe binen güçlü başörtülü kadın ile otobüs durağında bekleyen bir emekçi kadın çelişkisi üzerinden bakıyorum dünyaya. Kadınlar ve yoksullar, bu ülkede en çok görünmez olanlar. Kadının güçlendirilmesi lazım, önemli olan bu. Çürümüş bu anlayışa bir neşter atılmalı. Bunu da ancak yoksulluktan gelen, bu çelişkiyi gören kadınlar yapabilir. Emekçi kadınlar, parlamentoda olmalı.
Kitabınızda Tarsus’ta büyüdüğünüz ortamdan bahsediyorsunuz. Ermeniler, Rumlar ve Arapların bir arada yaşadığı bir ortamdan bahsediyorsunuz. Hatta babanız, mesleğini bir Ermeni ustadan öğrenmiş. Fakat daha sonra, Ermeniler ve Rumların gittiğinden ve Türkiye’nin çoraklaştığından bahsediyorsunuz. Nasıl bir çoraklaşma bu?
Kültürel bir çoraklaşma. Çoğulculuğa düşman. Sürekli toprak mülkiyetçiliği ve kafatası ölçen bir ırkçılıktan söz ediyorum. Bunun azınlıktan olanlar tarafından da yapılması da, çoğunlukta olanlar tarafından yapılması da rahatsız edici. O kültürel zenginlikten alabildiğine uzaklaştığımızı, ben yaşayarak hissettim ve bunlardan kitapta da bahsettim. Çok biz bize kaldık. Daha az çeşitli konuşur, daha az çeşitli düşünür ve üretir olduk. Üzgünüm.
Bu çoraklaşmada, 1923-1950 arasındaki tek parti rejiminin payı nedir?
Kahretsin ki, şunu görüyorum, I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan o tipik refleksler bu coğrafyada da yaşandı. II. Dünya Savaşı’ndaki o korkunç kıyıma benzer refleksler belki de… Ancak önünde sonunda bu nefretler üzerine geleceği inşa etmek zorunluluğu var. Süreci öngöremiyorum ama aynı coğrafyada yaşamış ve bu zenginliği paylaşmış insanların bazı şeylere artık sünger çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Yazık bizim kuşaklara da, sizin kuşaklara da… Birbirimizi tanıyamadan, ilişkilerimizi derinleştiremeden, sığ bir tarihin parçası olduk. Bunu, savaş coğrafyasının refleksi olarak tanımlayacağım.
Bu çerçevede, Gezi eylemleri sırasında, Meclis’te, ‘30’larda siz iktidarda olsaydınız, hepimiz sabun olurduk’ demiştiniz. Peki, 30’larda bu ülkede nasıl bir yönetim anlayışı vardı?
Bu konuda, yalnızca 30’lar, bu ülke için güzel anılarla dolu değil diyeyim.
Yine barış sürecine dönersek, umutlu musunuz?
Umut her zaman vardır, umutsuz siyasete yapılmaz. Umudu gerçeğe dönüştürmek için çalışıyoruz. Yoksa bu ülkedeki bölünmeden dolayı çok kaygılıyım.
Nasıl bir bölünme?
Toprak bölünmesinden değil, fikren bölünmeden, kutuplaşmadan bahsediyorum.
Kutuplaşmanın tehlikeli sonuçlar doğuracağını düşünüyor musunuz?
Evet, bölünmeye varacak sonuçları olabileceğini düşünüyorum ama şiddet boyutunda bir tehlike görmüyorum. Kolay değil, neredeyse 1.000 yıllık bir birlikte yaşam kültürü var bu toprakların. Evet, din ve mezhep çatışmaları yaşanmış, fakat etnik çatışma yaşanmamış hiç. Derin devlet ittirmesi olmadığı sürece yaşanmamış. O yüzden halen umutluyum.
Buradan yola çıkarak, seçim çalışmaları sırasında HDP’ye yönelik gerçekleştirilen saldırıları nasıl görüyorsunuz?
Sadece HDP üzerinden bakmıyorum ben. Türkiye’de bir kere sinirler çok gergin. HDP’nin Abdullah Öcalan posterleriyle kurulmuş olmasının, verilmek istenen mesajın tersine bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Bunun da tabii gerilmiş sinirleri olan bir toplumda bu tür sonuçlara yol açmasını uygun bulmuyor ama bu gerginlikle ilgili olabileceğini seziyorum. Herkesin, özellikle seçim döneminde dikkatli olması gerekiyor. Ben ve öteki algılarının kaşındığı bir ortamda, bunlara dikkat etmek gerekir.
HDP’nin Abdullah Öcalan posteri kullanmasını biraz açabilir misiniz?
PKK’nın devamı gibi görüldükleri için Batı’da, bu farklı bir algı yaratıyor olabilir. Çok şehit verilmiş. Şehit aileleri kolay kolay unutamazlar. O yüzden, farklı bir yöntemi olmalı bunun. Öcalan’ın posterlerini açarak çalışma yaparsanız ve Batı’ya hitap edecek bir parti kurduğunuzu ilan ederseniz, buna bu tür tepkiler olması, kabul edilebilir değil ama ne yazık ki olası.
Peki, 1915’i ve 100. yılı olarak 2015’i nasıl görüyorsunuz, Türkiye’nin inkârcılığı devam ederken?
Tabii çok acılar yaşandı. Tarihi tarihçilere bırakmak, anlıyorum ki, kolay değil. Yine bu coğrafyanın zenginliğinden yola çıkarak, umutsuzluğa değil, umuda vurgu yapmak istiyorum. Çünkü ben o zenginliği, o arkadaşlığı yaşadım. II. Dünya Savaşı’nda Japonya’da da büyük acılar yaşandı ama ‘Japon mucizesi’nde ABD’nin payını yadsıyamazsınız. Ben, 2015’in de buna benzer bir şeye vesile olması için çalışılmasından yanayım. Çünkü birbirimizden, bunca önyargıya rağmen çok da ayrı değiliz.
Biz, suyun öte yanından geldiğimizde de, geldikten sonra da çok büyük sıkıntılar ve acılar yaşanmış. Ancak biraz önümüze bakmalıyız. İnsanlık tarihi çok büyük acılarla yüklü, yeni bir sayfa açmak zorundayız.
Peki, 1915’teki soykırımı, devletin ittirmesi çerçevesine oturtabilir miyiz?
Büyük acılar yaşanmış, ancak bunun için size şunu söyleyebilirim sadece: Savaş coğrafyası, emperyalizm ve devletlerarası ilişkiler, insanlara bu büyük acıları yaşatmış diyebilirim yalnızca.
Önümüze bakmamız için, bu topraklardan koparılan insanların belirli bir beklentisi var. En azından acılarının kabulü gibi bir beklenti içindeler. Böyle bir şey öngörebiliyor musunuz?
Türkiye toplumunun tedricen bunu gerçekleştirdiğini görüyorum. Devletin bakışı ile sokaktaki insanın bakışı arasında bir fark oluştuğunu Hrant Dink’in cenazesinde gördük. Bu cenazede yaşananlarda, bir masumun katledilişine nasıl tepki verildiğini gördük. Ben, bunların tedricen gerçekleşme olasılığına dikkat çekmek istiyorum. Yani o sahiplenmeyi, her yerde gördük. Yargıtay’da çalışırken gördüm ben bunu. Çalışırken radyoda Hrant Dink’in öldürüldüğünü duyduğumda, koridora attım kendimi. Koridorda ‘Nasıl olur böyle bir şey göz göre göre?’ diye ağlayan insanlar da gördüm. Bakın Ankara’da da oldu bu. Bunun bir karşılığı olacağını düşünüyorum ve bu, bir barış duygusuna katkı sunabileceğini düşünüyorum.
Arkadaşlar Tarhan'ın yeniden CHP’ye katılması ile birlikte olası bir çözüm sürecinden CHP'nin elini çekeceğine dair bir algı oluştuğunu düşünüyorum. Malum çözüm süreci başarısız oldu ancak benim fikrimce iktidar tarafından yeni bir çözüm süreci oluşturulacak ve önceki süreçteki gibi çoğu parti katılacak. Tarhan Hanımın cevaplarından hareketle, siyasi anlayışının yeni bir çözüm sürecine destek verebileceğini CHP’nin bu süreçte Tarhan ile önemli gelişmeler yaşayabileceği fikrindeyim. Tabi ki bunlar bir varsayım ancak 12 sene önceki bu röportajdaki cevaplarından ve kendisinin belirttiği siyasi anlayışından hareketle bu kelimeleri yazıyorum. Siz de fikirlerinizi belirtin lütfen.