u/Battlefleet_Sol

🔥 Hot ▲ 128 r/ancientrome

Hannibal Barca Monument. It was built at the place where Hannibal committed suicide. The founder of the Republic, Mustafa Kemal Atatürk, was an admirer of Hannibal and spent much of his life trying to locate his tomb. However, due to insufficient resources, the effort remained incomplete

u/Battlefleet_Sol — 16 hours ago
🔥 Hot ▲ 108 r/TarihiSeyler

Milyonlarca insanın ölümünü başlatan ilk kurşunu sıkan adam. Sırp faşisti ve kara el faşist organizasyonu üyesi Gavrilo Princip yakalanmadan öncesi ve sonrası hali. Sırplar tabiki kutlanacak bir şeyi olmayan bu şahsı ulusal kahraman ilan etti ki birinci dünya savaşında sırbistan mahvolacaktı

u/Battlefleet_Sol — 2 days ago
🔥 Hot ▲ 458 r/FightLibrary

I shared this months ago. A different angle of the horrific accident. His nose is practically reduced to dust

u/Battlefleet_Sol — 3 days ago
🔥 Hot ▲ 240 r/TarihiSeyler

Yunan romantizmini bitiren adam. Fallmerayer yaptığı çalışmalarda Yunan bağımsızlık savaşı sırasında romantikleştirilen halkın aslında antik yunanlar olmadığını.slav ve arnavutların birazda antik yunanlıların karışımı olduklarını ve yunanistandaki şehirlerin adlarının slavca olduğunu açıkladı

İkinci resimdeki harita yunanistanda ki slavca yer adlarıdır ki tezlerinde bizans kronikleri gibi bir çok tarihi kitaptan yararlanmış ve mora başta olmak üzere antik yunanistanın slavlaştığını, halkın slavca gramerler kullandığını ve antik yunanlarla bağ kurmak için yunanistan krallığının bilerek slavca yer adlarını antik yunan adları ile değiştirdiğini söylemiştir

Fallmerayer’in bilim dünyasında en çok tepki çeken iddiası hiç kuşkusuz Grek-Slav tezidir. İlk defa Mora tarihinin birinci cildinin önsözünde müellif Grek-Slav tezini şu şekilde dile getirmiştir:

Hellen ırkı Avrupa’da yok edildi. Bedeninin güzelliği, ruhunun ışığı, gelenek, sanat, hipodrom, şehir, köy, ihtişamlı sütunlar, mabetlerin sayısı, arılığı ve ismi dahi Grek kıtasının üzerinden silindi. İki kısımdan oluşan yeni ve farklı insan ırkının enkazı ve küfüyle yığılarak çift yönlü bir toprak teması bu antik halkın mezarını kapattı.

Antik Hellen ruhunun ölmeyen eserleri ve memleket topraklarındaki bir kısım kalıntıları bugün hala bir zamanlar Hellen halkı bu eserleri vermiş olduğunun şahididirler. Eğer bu kalıntılar, türbeler olmasaydı, bu bölge ve burada oturanların inleyen kaderleri olmasaydı günümüzde hangi Avrupalı onların duyarlılığını, hayranlığını, gözyaşlarını ve belagatını yayardı; böylece boş bir rüya, cansız bir teşekkül, var olmayan bir öz, doğal olarak onların ruhunun derinliklerini heyecanlandırdı. … çünkü bugünkü Yunanistan’ın Hıristiyan halkının damarlarında katıksız Hellen kanı akmıyordu… İskit Slavları, İlirya Arnavutları, Sırp ve Bulgarların kan kardeşleri, Dalmaçyalılar ve Moskovalıların gece yarısı ülkelerinin çocukları bugün bizim Hellen olarak adlandırdığımız halktır …

Alıntıdan anlaşıldığı gibi Fallmerayer bu eseriyle antik dönemde yaşayan Hellenler ile modern Yunanlılar arasında ortak bir kan bağının bulunmadığı iddiasını eserinin ilk sayfasında okuyucuya sunmuştur. Fallmerayer aslında sadece Mora tarihinde değil, Trabzon tarihinde de çağdaş Yunanların, hatta Bizans’ın antik Greklerle akraba olmadığına dair görüşlerinin ipuçlarını vermiştir

Müellif sadece Mora tarihinin girişinde Grek-Slav tezini dile getirmemiş, her fırsatta iddiasını desteklemeye devam etmiştir. “Bu eserin ana amacı zamanımızın yanlış düşüncelerinin aksine Peloppones’in [Mora Yarımadası] antik halkının yavaş yavaş imha edildiğini izah etmek gibi bir düzenlemedir…” cümlesiyle eseri yazma gayesini açık bir şekilde izah etmiştir. Fallmerayer’e göre sadece Ortodoks inancı antik Hellenlerle modern Yunanları birleştirmeye devam etmiştir. “Altıncı yüzyılın Konstantinopolisli vatandaşları; kayserleri, papazları ve tarihçileri gibi çok daha az Hellen’diler. Onlar daha ziyade Lidya, Bitinya, Frigya, Pontos ve Kapodokya’dan gelmiş

Grekleşmiş Anadolululardı ya da Grekçe konuşan ve Hıristiyanlığa dönmüş barbarlardı.”534 Fallmerayer Mora tarihinde MS 467 ve 783 tarihleri arasında Grek yarımadasında Avarlar ve Slavların durdurulamayan göç dalgasının Grek diyarını işgal ve tahrip ettiğini iddia etmiştir. Slavlaşmış Grek yarımadası 10. yüzyılda Bizans Grekleri tarafından yeniden fethedilmiş ve bölge Hıristiyanlaştırılmıştır. Fallmerayer bu iddiasını özellikle bazı Slavca isimlerle anılan yerlerin Grekçe yer isimleriyle karşılaştırmasıyla elde etmiştir. Bu benzeşmeler onun ana tezini desteklemektedir.

öneminin altını çizmiştir. Nitekim Fallmerayer Grek-Slav tezini Grekçedeki kelime kökleri üzerinden temellendirmiştir. Fallmerayer’den önce Yunan Yarımadası ve güney Balkanlarda konuşulan dilleri ve diyalektleri araştıran William Martin Leake 1814’te Researches in Greece adlı bir eser yayımlamıştır. Eserde Leake, konuşulan Rumcanın az çok Türkçe ve İtalyanca kelimelerle karıştığını bunun da özellikle coğrafi yer ile dilin konuşulduğu bölgenin politik yapısıyla alakalı olduğunu belirtmiştir. Aynı çalışmasında müellif Arnavut Ortodoksların milli kıyafetlerini korumalarına rağmen ana dillerinin Greklerle karıştıkları için yavaş yavaş unuttuklarını belirtmiştir. Slav halklarının ırk ve dilinin 6. yüzyıldan ya da en azından 9. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar Yunan yarımadasının kuzeyinde izleri olduğunu da belirtmiştir.

Fallmerayer Leake’ın görüşlerini paylaşmakla birlikte bu yeni oluşumun antik Greklerle modern Yunanları birbirinden tamamen ayırdığını iddia etmiştir. Fallmerayer Grek yarımadasındaki yozlaşmanın tek nedenini Kuzeyden gelen göç dalgalarının etkisiyle açıklamaz. “Tüm hususlarda ve ülkelerde olduğu gibi Hellen kanında, geleneğinde ve konuşma tarzında yozlaşma ilk önce Pelopennes’de [Mora Yarımadası] şehirlerde özellikle de deniz kenarındaki şehirlerde başladığını” belirten Alman tarihçi kıyı şehirlerinde yabancılarla yapılan ticaretin yerli halkın günlük yaşantısını etkilediğinin de altını çizmiştir. Fallmerayer aslında Grek yarımadasındaki dönüşümün başlangıç tarihini daha da eski MÖ 2. yüzyıla dayandırır. MÖ 146 yılında Romalıların Korinth Savaşı’nda Grekleri büyük bir yenilgiye uğratmasını ve savaşın sonuçlarını şu şekilde dile getirmiştir:

Bu korkunç ve üzücü sonuçla Pelopennes’in [Mora Yarımadası’nın] antik Grek halkı politik sahneyi daimi surette terk etti. Dünya dramasında rollerini oynadılar ve bin yıllık savaşlar ve mücadelelerle uzun bir ölüm uykusu bitap olmuş parçaları birleştirmeye başladı. Ancak böyle meşhur bir halkın özgürlüğünü kaybetmesi üzerine tüm tasalar faydasız ve zamansızdır, çünkü Hellenlerin yenilgisi üzerine yapılan ağıtlar bir yakınma gibi diğerlerinden farklı değildir. İnsanlar insandır, zayıflar güçlülere yenilir, büyük olan güç küçüğünü tüketir ve demir çamuru ezer. Doğanın bu kanunları sonsuzdur; tüm insanlık onlara tabiidir.

Fallmerayer’in Slavlar üzerine yoğunlaşması ve Grek-Slav tezini ortaya atması aslında onun Rusya’ya bakışıyla alakalıdır. 19. yüzyılın ilk yarısında Rusya güneye doğru genişleme emelleri gütmektedir. Rusya bu planını daha 11. yüzyıldan itibaren Slav halklarının güneye doğru yaptığı göç hareketleriyle desteklemiştir. Fallmerayer’e göre

Rusya’nın güneye, Akdeniz’e inmesi ve tüm Slavların bir devlet çatısı altında toplanması dünya tarihinin gidişatını değiştirecektir ve Avrupa medeniyetini tehdit edecektir. Fallmerayer, pek çok kesimin tepkisini üzerine çekmesine rağmen, yaşamının sonuna kadar Grek-Slav iddiasından geri adım atmamıştır. Das albanesische Element in Griechenland (Yunanistan’daki Arnavut Unsurlar) adlı çalışmasında bölgeye gelen “Slav halkı ne kovuldu ne de yok edildi” der. “Onlar bu coğrafyada yaşadılar… yeniden güçlenen Bizans vasıtasıyla Hristiyanlığı kabul ettikten sonra yavaş yavaş yeni inanç ve devlet eğiliminin ahlakını ve dilini de kabul ettiler”

diyerek kuzey ve doğu halklarının bölgeye göçünün sadece Grekleri değil Slavları da etnik, sosyal ve kültürel yönden bir dönüşüm sürecine soktuğunu belirtmiştir. Fallmerayer üzerine çalışan Batılı araştırmacıların bir kısmı Grek-Slav tezinden dolayı onu ırkçı olarak tanımlamışlardır. De Boel bir araştırmasında Fallmerayer’in GrekSlav tezini ırkçı bir tutumla yorumlamanın yanlış olacağını belirtmiştir. Ona göre Fallmerayer Grek-Slav tezini biyolojik sürekliliğin ötesinde antik Greklerle Bizans arasındaki değerlerin karşıtlığına dayandırmıştır. Fallmerayer Hellenistik hümanizmin Hristiyanlığın kendisi tarafından değil Theodosius, Arcadius ve Zeno gibi Bizans imparatorlarının kılıç zoruyla ve fanatikliğiyle Hıristiyanlıkta yaşanan yozlaşma nedeniyle bozulduğunu eserlerinde belirtmiştir. Bizans Hıristiyanlığını antik Hellenlerin mimari, sanat, felsefe, edebiyat, olimpiyat oyunları gibi değerlerinin acımasız düşmanı olarak yorumlamıştır. Ona göre Bizans tüm bu değerleri dogma ile değiştirmiştir.

Eberhard Rondholz da meslektaşıyla aynı fikirdedir. Rondholz’a göre Fallmerayer’in böyle bir iddiayı ortaya atmasının esas nedeni ırkçılığından değil Katolik bir düşünce dünyasından gelmesinden kaynaklanmaktadır.

De Boel araştırmasında her ne kadar Fallmerayer’in Grek-Slav tezini ırkçı bir söylemle ortaya atmadığını iddia etmişse de Fallmerayer’in düşünce ve iddialarındaki etnik merkeziyetçi söylem kendini farklı şekillerde göstermiştir. Özellikle Avrupa’nın kaderinde Almanların özel bir yerinin olduğunu iddia eden müellif Almanya’nın birleşmesi meselesinde etnik merkeziyetçi yaklaşımının örneklerini vermiştir

Fallmerayer Grek-Slav tezinden dolayı Yunanistan’da bir persona non grataydı (istenmeyen kişi). Fallmerayer’in Greklere yönelik bu ateşli saldırısı, o sırada Bavyera’da yaygın olan Filhellenizm akımına karşı yapılmış bir hamle gibi durmuştur. Bu tepki Rusya’nın siyasal yükselişi karşısında duyulan paranoid bir korkudan beslenmiştir. Todorova’ya göre Alman oryantalistin teorisi, son derece abartılı olsa da, içerisinde bazı geçerli unsurlar da barındırmaktadır. Ona göre, özellikle ırksal saflık fikrine karşı saldırısı bu açıdan değerlendirilmelidir. Nazi Almanya’sında Yunanistan’ın işgali sırasında Fallmerayer’in teorisi canlandırılmıştır. Ancak bu canlandırmadaki “amaç, klasik eğitim almış Alman subayların içini rahatlatmaktır, Yunanlılara karşı giriştikleri kıyımlar, soylu değil, aşağı bir ırka yapılmış olduğundan mazur sayılabilirdi.”

Fallmerayer Mora tarihinde sadece Grek-Slav tezini ortaya atmamış aynı zamanda Avrupa’da yaygın olan Grek imgesinin aksine bir algı da oluşturmuştur. Slavların Grek yarımadasını istilası karşısında “Hellenlerin ruhu Rodos’a, Bizans’a, İskenderiye’ye kaçtı, geride kalan azıcık şeref de özgürlüğün bu son ilticasıyla sonunda sönüp gitti” diyerek Grek halkı için önemli unsurlar olan şeref ve özgürlük gibi kavramların yitirildiğini belirtmiştir.

gerisini okumak isteyenlere tez buyrun https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezDetay.jsp?id=NTLrdeRZ2Ibce4WMCBcQpg&no=fvmU6J-rV_mxLE29lDr-rQ

u/Battlefleet_Sol — 3 days ago
🔥 Hot ▲ 132 r/PublicFreakout

Cold revenge.In the US, a man who punched a little girl and bruised her eye was beaten in the middle of the street by the child's father.

u/Battlefleet_Sol — 3 days ago
🔥 Hot ▲ 55 r/byzantium

A rare 1000-year-old Byzantine gold coin, determined to date from the reign of Emperor John I Tzimiskes and found by a citizen along the shores of Izmir, has been delivered to the Izmir Museum.

u/Battlefleet_Sol — 4 days ago
🔥 Hot ▲ 163 r/Syria

The button has been pressed for the 'modern Hejaz Railway' project, which covers Türkiye, Syria, and Jordan. It is aimed to extend the project to Saudi Arabia and Oman in its later stages. construction work set to begin as of 2027.

https://www.trthaber.com/haber/gundem/tarihi-hicaz-demir-yolu-yeniden-canlaniyor-940769.html

Following a meeting with his Jordanian and Syrian counterparts, Minister Abdulkadir Uraloğlu visited the Ottoman-era Hejaz Railway Station in Amman, the capital of Jordan.

During a ceremony, Minister Uraloğlu, alongside his Jordanian counterpart Nidal Kattamin and Syrian counterpart Ya'arub Badr, saw off a Turkish truck departing from the historic station and heading to Europe via Türkiye.

Making a statement there, Uraloğlu expressed that they also plan for the aforementioned railway line—to be built between Jordan, Türkiye, and Syria—to extend to Saudi Arabia and Oman, thereby connecting the Red Sea to the Mediterranean and Europe.

Minister Uraloğlu noted that with the memorandum of understanding signed today with his Jordanian and Syrian counterparts, they had reached an agreement on the railway project between the three countries.

"We are at the Amman station of the Hejaz Railway. We are truly standing at a highly significant segment of a 1,302-kilometer railway," Uraloğlu said, expressing his pleasure at visiting the Ottoman-era Hejaz Railway Station in Amman. Stating that Türkiye, Syria, and Jordan have demonstrated the determination to make the land route between the three nations fully functional, Uraloğlu noted the following:

>

u/Battlefleet_Sol — 5 days ago
🔥 Hot ▲ 124 r/TarihiSeyler

Romanya'da bulunan devasa sikkeler ikinci Murad dönemine ait ve yüzde 97 oranında gümüş içeriyor. 47 bin adet bulundu

u/Battlefleet_Sol — 6 days ago
🔥 Hot ▲ 56 r/TarihiSeyler

17.yüzyıl. savaşın seyrini değiştiren askerî reformlar. Hollanda ve İsveç sistemi. Avrupa ordularını Osmanlı ordusunun önüne geçiren sistem detaylı anlatım

"Askerlerim fakir İsveçli ve Finlandiyalı köylü parçalarıdır, bu doğru; kaba saba ve üst başları perişandır; ama darbeleri ağırdır ve yakında daha iyi elbiseleri olacak."

GUSTAV II ADOLF (Gustavus Adolphus)

Gustav Adolf’un ilk seferleri ve İsveç’in güce giden o engebeli yükselişinin başlangıcı... Bu dönem, kralın silah ve taktik alanındaki bazı yeniliklerinin henüz embriyo safhasında olduğu ve savaşlarını eski ile yeninin bir karışımıyla yürüttüğü bir zamandı. Bu nedenle genç kral için bu süreç, bir nevi eğitim sahası ve tecrübe kaynağıydı. Burada, nihayetinde İsveç'i dişli bir askeri güç haline getirecek olan ve bir askeri dehanın ürünü sayılan teçhizat ve taktiklerdeki yaygın iyileşmelere tanık oluyoruz.

Orta Çağ’dan modern çağa geçiş süreci, esas olarak on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda gerçekleşmiş ve yaşamın hemen her alanında köklü değişimleri beraberinde getirmiştir. Bu değişimler sanatı, edebiyatı, siyaseti, ekonomiyi, bilimi, teknolojiyi ve askeri yapıyı derinden etkilemiştir.

Bizim asıl odak noktamız ise askeri değişimler, ya da literatürde en yaygın adıyla **"Askeri Devrim"**dir. Askeri alandaki değişimlerin, siyasi değişimlerin arkasındaki temel itici güç olduğu görüşü oldukça güçlü bir argümandır.

On altıncı ve on yedinci yüzyıllar boyunca savaşlar neredeyse aralıksız sürdü. Bekleneceği üzere bu durum; silahlanma, taktikler ve savaş sürelerinin uzaması gibi konularda çeşitli gelişmelere yol açtı. Temelde teknoloji ve silahlarda yoğunlaşan askeri değişimler, on beşinci yüzyılın ortalarında evrimsel bir ölçekte başlamıştı. Ancak tarihçi John Childs'ın da belirttiği üzere, birkaç yüzyıla yayılan değişimler doğrudan "devrim" olarak nitelendirilemez. Bu değişimler ancak on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda ivme kazandığında gerçek anlamda devrimsel bir niteliğe bürünmüştür.

Geç Orta Çağ’daki teknolojik ilerlemeler —başlangıçta kademeli olsa da— 1700’lerin başlarına gelindiğinde savaşın her yönünü değişime uğratmıştı. Bu dönemde askeri harekatlar halkı ve kırsalı perişan ederken; şiddet tekelinin kesin bir şekilde Krallık makamında toplanması, orduların devasa boyutlara ulaşması ve artan maliyetler, tüm kıta genelinde mutlakiyetçilik ve otokrasinin yükselişine zemin hazırladı.

ASKERİ DEVRİM

Otuz Yıl Savaşları öncesindeki ordular nispeten küçüktü ve esas olarak paralı asker temelliydi. Eğitim süreçlerinin getirdiği maliyetler nedeniyle uluslar, kışın dağıtılan milis kuvvetlerden uzaklaşarak giderek daha fazla daimi askeri teşkilatlara yöneldiler. Tarihçi Roberts, teknolojinin hızla yayılmasında paralı askerlerin etkisine dikkat çekmiştir; bu askerler yeni teknolojileri bir ulusun hizmetindeyken öğreniyor, ardından işveren değiştirdiklerinde bu bilgiyi de yanlarında götürüyorlardı.

On yedinci ve on sekizinci yüzyıllar, ordu boyutlarındaki muazzam büyüme ile karakterize edilir. Bu durum; savaşların çoğalması, nüfus artışı, sofistike mühimmatlar, artan uzmanlaşma ve lojistik destek üssünün büyük ölçüde genişlemesi gibi bir dizi faktörden kaynaklanıyordu.

Otuz Yıl Savaşları'nın başında imparatorluk kuvvetlerinin sayısı yaklaşık 20.000 iken, Protestan muhalefeti 12.000 civarındaydı. Sadece on yıl kadar sonra Katolik kuvvetlerin sayısı 150.000'i aşmış, İsveç komutasındaki birlikler ise bundan daha da büyük bir sayıya ulaşmıştı.

Yeni mühimmatlar, büyük ve düzenli askeri yapılara geçiş, geniş ve gelişmiş bir destek mekanizmasına duyulan artan ihtiyaç ve uzayan savaşlar; askeri harcamalarda keskin bir artışa neden oldu. Bu durum çoğu ülkede köklü siyasi değişimleri beraberinde getirdi. Downing, tek bir topun maliyetinin, 800 askerin tam bir ay boyunca beslenmesine eşdeğer olduğuna işaret etmiştir. Silahlanmadaki tüm bu geçiş süreci devasa harcamalar gerektiriyordu.

Ekonomik mülahazalar, o zamanlar da tıpkı bugün olduğu gibi stratejiyi dikte ediyordu. Devletler, pahalı birer yatırım olan ordularının imha edilmesi riskini göze almak istemiyordu; bu nedenle savaşlar çoğunlukla kısa süreli ve sonuçsuz nitelikteydi. Büyük çarpışmalardan mümkün mertebe kaçınılıyordu. Hızlı ve kesin sonuç veren seferler düzenlemeye yönelik nadir girişimler ise genellikle zayıf iletişim ve buna bağlı hız eksikliği nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanıyordu.

Kıta güçlerinin çoğunun savaş maliyetlerindeki bu sert artışla başa çıkmak için benimsediği çözüm, düzenli ordular kurmaktı. Bu geçiş, çoğu ülkede on yedinci yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşti. Ancak bu, paralı askerlerin sahneden çekildiği anlamına gelmiyordu; bu askerler on dokuzuncu yüzyıla kadar bir ulusun ordusunun önemli bir kısmını oluşturmaya devam ettiler. Otuz Yıl Savaşları'nda İsveç, ordularını ayakta tutma yükünü, "katkı payı sistemi" (contribution system) olarak bilinen yöntemle, harekat yürüttüğü topraklara devretti.

1950'lerden bu yana, teknolojik ilerlemeler açısından benzer bir döneme girmiş bulunuyoruz. Personel maliyetlerinin arttığı ve yüksek maliyetli teknolojide patlama yaşandığı tamamen gönüllü sisteme geçilmesiyle birlikte, 1970'lerden bu yana çoğu Batı ülkesindeki düzenli orduların boyutu ciddi oranda küçültüldü. Çoğu askeri teçhizatın maliyeti tavan yaptı. Modern bir savaş uçağı veya yer destek uçağının maliyetini İkinci Dünya Savaşı'ndaki benzerleriyle karşılaştırmak tabloyu netleştirmektedir; bu sorun her alanda geçerlidir. Bugün de on yedinci yüzyıldakine benzer değişimlerle —artan merkezileşme, ağır vergi yükleri ve bireysel özgürlüklerin olası kaybı— karşı karşıya olduğumuz aşikâr görünmektedir.

On altıncı ve on yedinci yüzyıllar, çoğu orduda süvari sınıfının gerilemesine tanık oldu (Rusya, Polonya-Litvanya ve Türkiye bu konuda dikkate değer istisnalardır). Bu değişim, söz konusu dönemden çok daha önce başlamıştı. Piyadelerin silahları geliştikçe ve daha etkili hale geldikçe, savaş alanı giderek daha fazla piyade hâkimiyetine girdi. Bu durum, organizasyonel ve taktiksel değişiklikleri zorunlu kıldı.

1500'lerin başında bu sorunla uğraşan İspanya, Yunan falanksını (mızrak düzeni) andıran bir organizasyon yapısını seçti. Birlikler, kargı (pike) ve ateşli silahların bir karışımıyla donatılmıştı. Savaş alanında büyük önem kazanan piyadeler, İngiliz okurlar tarafından daha çok "İspanyol Karesi" olarak bilinen, 3.000 kişilik birimler (tercio) halinde örgütlendi. Bu düzen, kısmen, fitilli tüfeği (arkebüz/misket tüfeği) daha etkili bir piyade silahı haline getirmek için tasarlanmıştı. Tıpkı antik Yunan falanksı gibi, "İspanyol Karesi"nin de önündeki her şeyi süpürüp geçmesi bekleniyordu.

Kargıcılar (pikemen), bu 100'e 30 kişilik karelerin merkezinde yer alıyor, tüfekçiler (musketeers) ise kanatları tutuyordu. Ancak bu oluşumlar, savaş alanındaki hantallıkları nedeniyle taktiksel esnekliği kısıtlıyordu. Bu eksikliklerine rağmen, İspanyol Karesi (Tercio) bir asırdan fazla bir süre boyunca Avrupa savaş alanlarına hükmetti.

Yüzyıllardır gerilemekte olan ağır süvariler, piyade silahlarının ve topçuların daha ölümcül hale gelmesiyle birlikte daha da kan kaybetti. On yedinci yüzyılda süvarilerin piyadelere oranı yaklaşık yüzde 25'e kadar düştü. Bununla birlikte, hafif süvariler; takip, taciz ateşi, perdeleme ve ikmal hatlarının kesilmesi gibi görevlerde hâlâ oldukça kullanışlıydı.

MAURICE OF NASSAU’NUN REFORMLARI

İspanyol sisteminin daha esnek hale getirilmesi ve insan gücünden daha iyi yararlanılması için değiştirilmesi gerektiği zamanla aşikâr hale geldi. Bu değişim sürecindeki ilk önemli adımlar, Birleşik Eyaletler’in İspanya’ya karşı devam eden isyanında generallik yapan Nassau'lu Maurice (Oranj Prensi, 1567–1625) tarafından atıldı. Savaş sanatı konusunda mükemmel bir teorik ve pratik bilgiye sahipti; organizasyonel reformları için Roma lejyonunu model aldı. Maurice’in başlattığı bu reformlar, on yedinci yüzyıl boyunca askeri organizasyon ve taktiklerde bir devrimle sonuçlandı.

Maurice'in savaş sanatına en büyük katkısı, insan gücünün taktiksel kullanımında yatar. Piyade oluşumlarının hem boyutunu hem de derinliğini azaltarak savaş alanında esneklik aradı. Maurice, tercioları on saf halinde 580 kişilik birimlere bölerek modernize etti.

Bu yeni düzen, modern lineer (hat) oluşumunun başlangıcı oldu. Bölükler; merkezde kargıcılar ve kanatlarda tüfekçiler olacak şekilde tabur büyüklüğünde birimler halinde örgütlendi. Buradaki amaç, tüfekçilerin saflar halinde sürekli ateş etmelerini sağlamak ve ardından yeniden doldurma yapmak için karşı yürüyüş (countermarch) yöntemiyle arkaya geçmelerine olanak tanımaktı. Böylece tüfekçilerin ve kargıcıların hâlâ tek bir birimde bağlantılı olduğunu, ancak artık çok sayıda askerin etkisiz kalacağı şekilde birbirine karıştırılmadığını görüyoruz. Yaklaşık 250 metrelik maksimum tabur cephesiyle bu oluşum, İspanyol karesinde görülen insan gücü israfının önüne geçiyordu. Silahlarını etkili bir şekilde kullanabilen asker sayısı neredeyse iki katına çıkmıştı.

Kargıların tüfekçileri süvari saldırılarından koruması beklense de, bu daha küçük birimler kanatlardan ve arkadan gelecek saldırılara karşı İspanyol karesine göre daha savunmasızdı. Maurice bu tehlikeyi, damalı (satranç tahtası) savaş düzenini benimseyerek aşmaya çalıştı; ilk hattaki taburlar arasındaki boşluklar, ikinci hattaki kademeli taburlar tarafından kapatılıyor ve kanatların doğal engellere yaslanmasına özen gösteriliyordu. Bu mümkün olmadığında, kanatlar süvariler tarafından korunuyordu. Taburlar, üç ayrı hat halinde "tugay" oluşumları şeklinde gruplandırılıyordu.

Childs'ın belirttiği gibi, Nassau'lu Maurice'in ordu reformları kapsamlı bir eğitim ve yüksek düzeyde disiplin gerektiriyordu; bu da ulusal düzenli orduların kurulmasına zemin hazırlayan faktörlerden biriydi. Sistemin başarısı, her türlü arazi koşulunda yoğun eğitim yapılmasını gerektiriyordu ve bu, Maurice’in en önemli katkılarından biridir. Bu eğitim aynı zamanda subayların oluşumları yönetme ve değiştirme konusunda ustalaşmasını sağladı ve seferler arasında birlikleri meşgul tutmanın etkili bir yoluydu. Uygun adım yürüyüş gibi uygulamalar bu dönemden kalmadır.

Maurice, patlayıcı mermiler gibi yeni silahlarla deneyler yaparak zamanının ötesine de geçti. Sahra tahkimatlarının kullanılması konusunda ısrar etti ve kuşatma sürelerini kısaltacak yenilikler geliştirdi. Gözlem için el dürbünlerini benimsedi ve haritacılığa büyük ilgi duydu.

Maurice'in yenilikleri İspanyol karesiyle ilgili tüm sorunları çözmedi. Kargıcının rolü eskisiyle aynıydı ve tüfekçiler hâlâ kargı oluşumuna bağımlıydı. Bazı yönlerden, yeni hat düzeni savunmada yerine geçtiği sistemden çok daha etkili değildi. Maurice'in gerçekleştirdiği değişiklikler, erken barut çağı ile Gustav Adolf tarafından benimsenen sistem arasında bir geçiş aşaması olarak görülebilir. Gustav’ın Maurice’in sisteminde yaptığı düzenlemeler, küçük modifikasyonlarla Fransız Devrimi’ne kadar sürdü. Maurice ve Gustav’ın temel lineer oluşum ve hareketlilik kavramı, yirminci yüzyıla kadar varlığını korudu.

Tahkimat ve kuşatma bilimi de dönüşüme uğradı. Eski Orta Çağ taş duvarları, demir mühimmat atan toplar tarafından hızla yıkılıyordu. Top ateşine dayanabilecek yeni tahkimatlar (yıldız kaleler gibi) oldukça pahalıydı ve çoğu küçük devletin imkânlarını aşıyordu.

Geoffrey Parker, bu dönemde gerçekleşen diğer bazı değişikliklere de değinir: Askeri akademilerin ortaya çıkışı, "savaş hukukunun" embriyo halindeki formlarının yasalaşması ve savaş sanatı üzerine yazılan eserlerin hızla çoğalması gibi.

GUSTAV ADOLF’UN REFORMLARI

Gustav Adolf’un başarılarını hem olduğundan fazla göstermek hem de küçümsemek oldukça kolaydır; bu dönemi kapsayan literatürde her iki uç örneğe de rastlamak mümkündür. Albay Dupuy’un belirttiği gibi, Gustav’ın yeniliklerinin birçoğunun başkalarından ödünç alındığı ve dahası, o dönemde askeri sistemi iyileştirmeye çalışan tek kişinin o olmadığı doğrudur. Lynn Montross da birkaç istisna dışında İsveç askeri reformlarının, bir ölçüde başkalarının deneylerine çok şey borçlu olduğunu gözlemler. Yetenekli bir organizatör olan Gustavus, seleflerinin bıraktığı yerden devam etmiş, onların en iyi fikirlerini alıp kendi fikirleriyle harmanlamıştır.

Nassau’lu Maurice ve Gustav Adolf sadece askeri teorisyen değil, aynı zamanda askeri uygulamacılardı. Ancak kavram ile uygulama arasındaki boşluğu Gustav kadar başarıyla kapatan veya parçaları bütünleşik bir sistemde onun kadar iyi birleştiren birini bulmak zordur. Cengiz Han bir kenara bırakılırsa, Gustav Adolf, savaş alanındaki şöhretini büyük ölçüde kendi tasarımı olan bir "enstrümanı" kullanarak kazanan tek büyük komutandır. Gustav’a "Modern Savaşın Babası" unvanını layık gören Liddell Hart şöyle yazar: "Onun asıl büyük başarısı, bizzat dövdüğü taktiksel araç ve bu aracın zaferlerini borçlu olduğu taktiksel 'mekanizma'dır."

Gustav’ın başarıları saymakla bitmez. Hareketli sahra topçusunu yaratmış, müşterek harekat (combined arms) operasyonlarını mümkün kılmış, süvarinin rolünü iade etmiş ve piyadenin modern rolünü geliştirmiştir. O, sadece on sekizinci yüzyılın "hat taktiklerinin" (linear tactics) mimarı değil, aynı zamanda yirminci yüzyıl piyade taktiklerinin de temelini atan kişidir. İlk milli orduyu teşkilatlandırmış, ilk etkili ikmal servisini kurmuş, katı bir disiplin sistemi dayatmış ve askeri hukukun temellerini atmıştır.

Dupuy, Gustav Adolf’un devraldığı orduyu şu sözlerle tarif eder:

"Gustavus Adolphus 1611’de İsveç tahtına çıktığında, İsveç Ordusu acınası bir durumdaydı: Kötü organize edilmişti, mevcudu yetersizdi, kargı (pike) sıkıntısı çekiliyordu; tüfekçiler modası geçmiş arkebüzlerle donatılmıştı ve ordu kötü yönetiliyordu. İdari mekanizma neredeyse yok gibiydi, askere alım en düşük seviyedeydi, moral bozuktu..."

Buna İsveç’in feci mali durumunu ve yaklaşık bir asır süren aralıksız savaşların ardından gelen bitkinlik hissini de eklemek gerekir.

PİYADE

İsveç piyadesinin temel taktik birimi, 408 askerden oluşan tabur ya da "eskadron"du (squadron). Bu teşkilat yapısı hâlâ hafifçe kargı ağırlıklıydı; 192 tüfekçiye karşı 216 kargıcı bulunuyordu. Hem kargıcılar hem de tüfekçiler, her biri altı saf derinliğinde olan üç dikdörtgen formasyonda düzenlenmişti. Buradaki fark, tüm kargıcıların 36 kişilik bir cephe genişliğiyle tabur nizamının merkezinde yer alması, tüfekçilerin ise kargıcıların her iki yanına birer tane gelecek şekilde iki eşit gruba bölünmesiydi. Her bir tüfekçi grubunun cephe genişliği 16 askerden oluşuyordu. Dupuy, tabura genellikle ön karakol ve keşif gibi görevleri yerine getirmek üzere 96 tüfekçinin daha eklendiğini not eder. Bu diziliş, taburların savaş alanında muazzam bir ateş gücü sergilemesini sağlıyordu.

Dönemin İngiliz gözlemcilerinden Lord Reay ve diğerleri bazı şemalar bırakmış olsa da, aslında taktik birimler olan tugaylar için standart bir diziliş söz konusu değildi. Bunlar tamamen "göreve göre teşkilatlanmış" (task organized) birimlerdi. Hem birliğin büyüklüğü hem de dizilişi; savaş alanına, düşmana, taburların o anki gücüne ve askerlerin deneyimine göre değişiyordu. Bununla birlikte, tugaylar genellikle tam mevcutlu iki taburlu bir alay ile mevcudu azaltılmış iki alay arasında bir yapıdan oluşurdu. Sayısal güç genellikle 1.000 ile 2.000 asker arasında değişmekle birlikte, bu yüksek rakamlar sevk ve idare kapasitesini (span of control) zorluyordu. (Örneğin Şekil 2'de görülen üç taburlu tugay 1.224 askerden oluşmaktaydı.) Tugaylara genellikle iki adet alay topu eşlik eder ve süvariler çoğunlukla piyade hatlarının gerisinde, hatların arasında konumlanırdı.

[Bu kağıt fişekler], özenle ölçülmüş sabit bir barut hakkı ile buna iliştirilmiş yaklaşık 28 gramlık (bir onsluk) bir kurşun bilye içeriyordu. Her asker, göğsüne çapraz taktığı kumaş bir kütüklükte (bandolier) on beş fişek taşırdı. Yeniden doldurma sırasında bir askerin yapması gereken tek şey, fişeğin ucunu ısırarak koparmak ve harbi (ramrod) yardımıyla namlunun içine itmekti. Bu yöntem, doldurma sırasındaki pek çok gereksiz hareketi ortadan kaldırıyor ve ateş gücünde kayda değer bir artış sağlıyordu. Büyük ölçüde 1620'lerdeki aralıksız eğitimler sayesinde İsveç ordusu, doldurma hızını altı saf tüfekçinin kesintisiz bir yaylım ateşi sürdürebileceği bir seviyeye kadar çıkardı.

İsveç taburu, Maurice’in taburlarıyla bariz bir benzerlik taşıyordu; ancak ekli tüfekçi müfrezeleri olmadan biraz daha küçüktü. Her iki teşkilat yapısı da esasen savunma karakterliydi; fakat uygun şekilde takviye edilip desteklendiklerinde taarruz amaçlı da kullanılabiliyorlardı. Saldırı kabiliyeti kazanmak için, birkaç taburun süvari ve topçuyla yeterince desteklenen bir tugay bünyesinde birleştirilmesi gerekiyordu.

Hat düzeninin (linear formation) zayıf yönü, kendi kanatlarını ve arkasını artık yeterince savunamıyor oluşuyordu. Cepheye verilen ateş gücünü maksimize etmek için saf sayısı kademeli olarak azaltıldıkça bu sorun daha da büyüdü. Gustav Adolf’un üçgen ve dama tahtası nizamındaki tugay oluşumu bu zayıflığı telafi ediyordu; çünkü kanat birimleri gerektiğinde yön değiştirerek düşmana karşı yeni bir cephe hattı oluşturabiliyordu.

SÜVARİLER

İsveç süvari birlikleri gönüllülerden oluşuyordu ve bunların çoğu hafif süvariydi. İsveç atları küçük yapılıydı ancak kıta ordularındaki daha iri atlara karşı oldukça başarılı performans sergiliyorlardı. 1630 yılına gelindiğinde Gustav Adolf, 8.000 yerli İsveçli ve Finlandiyalıdan oluşan bir süvari gücüne sahipti. Düzenli ödemelerin yanı sıra toprak veya kira geliri şeklinde verilen ikramiyelerle askerlerin morali yüksek tutuluyordu.

Gustav, o dönemin koşullarında savaşların sadece ateş gücüyle kazanılamayacağını; yalnızca süvarilerin sağlayabileceği o darbe gücüne (shock power) ihtiyaç duyduğunu fark etti. Bu doğrultuda, hem karakol (caracole) taktiğini hem de alışılagelmiş derin süvari düzenlerini terk etti. Süvarileri, piyadelerde uyguladığı gibi başlangıçta altı saf, daha sonra ise üç saf halinde düzenledi.

Karakol taktiğini kaldırmış olmasına rağmen biniciler hâlâ tabanca taşıyordu; fakat sadece ilk saf ateş ediyor, diğerleri tabancalarını acil durumlar için saklıyordu. Temel silah artık süvari kılıcıydı (saber). Ateş gücü desteği ise süvari eskadronlarının arasına yerleştirilen tüfekçi müfrezeleri tarafından sağlanıyordu. Düşman hattını bozmak için yapılan ilk yaylım ateşinden (salvo) sonra, tüfekçiler silahlarını yeniden doldururken süvariler doğrudan hücuma kalkıyordu. Tüfekçilerin yeniden doldurma işlemi, esasen ikinci bir saldırıya hazır olmak veya süvarinin geri çekilmesini korumak amacı taşıyordu. Gerektiğinde hafif alay topları da ateş desteği verebiliyordu.

İsveçliler de dönemin diğer orduları gibi dragunları (dragoon) kullandılar. İsveç örneğinde bunlar, temel olarak karabina ve kılıçla donatılmış atlı piyadelerdi. Hızlı baskınlar, taciz çatışmaları ve erzak toplama gibi çeşitli görevlerde oldukça kullanışlıydılar. Gustav Adolf, küçük birimleri bu şekilde kullanarak, düzenli süvari birliklerinin organizasyonunu ve eğitimini sadece şok taktikleri (doğrudan darbe saldırısı) üzerine yoğunlaştırabildi. Bir süvari bölüğü 115 kişiden oluşurken, bir süvari alayının ortalama gücü 800 ile 1.000 kişi arasındaydı.

Gustav Adolf'un süvarileri "tabanca atan atlılar" olmaktan çıkarıp, kılıçla düşman hattını yaran birer "koçbaşına" dönüştürmesi, askeri tarihin en büyük doktrin değişikliklerinden biri kabul edilir.

u/Battlefleet_Sol — 6 days ago

Vergi evi. Tarihin en iyi korunmuş domus'u yani aristokrat evi. Binlerce yıl önce bu duvarda gördüğünüz resimlere ve geniş avluya bakıp eğlenen aristokrat aileler vardı. Bu bahçede oynayan çocukları vardı

u/Battlefleet_Sol — 6 days ago
🔥 Hot ▲ 2.8k r/ancientrome+1 crossposts

From extinction to rebirth. The most sought-after plant of Ancient Rome, long believed to have gone extinct, has been rediscovered in Anatolia after 2,000 years.

Silphion, the most precious plant of the ancient world its name etched in golden letters across the dusty pages of history had been considered lost for centuries. But now, in the heart of Turkey, on the rugged slopes of Cappadocia, new light is being shed on its existence. According to Prof. Dr. Mahmut Miski of Istanbul University, this plant, long believed to have vanished thousands of years ago, may never have completely disappeared.

According to the research of Mahmut Miski, it is possible that around 2,000 years ago a Greek trader or farmer brought silphion seeds from North Africa and planted them in this region. The foothills of Mount Hasan, which have conditions quite similar to the Mediterranean climate, may have allowed the plant to thrive naturally. Although Ferula drudeana takes years to mature and was eventually forgotten over time, this miracle of nature managed to survive.

THE LEGENDARY PLANT OF THE ANCIENT WORLD
Silphion was renowned in the ancient Greek and Roman worlds not only for its medicinal properties but also for its place in the culinary arts. It was used to treat a wide range of ailments from digestive issues to warts—while also adding flavor and even grandeur to luxurious meals. It was so valuable that during the reign of Julius Caesar, it was stored in treasuries alongside gold, and its seedlings were considered as valuable as silver.

However, the traces of this legendary plant disappeared seven centuries later from the coasts of Cyrenaica, which lie within modern-day Libya. According to the Roman historian Pliny the Elder, by the 1st century AD only a single stalk remained and it was presented to Emperor Nero.

Today, a plant known as Ferula drudeana, which grows around Mount Hasan in Cappadocia, is thought to be a living relative of silphion. Prof. Mahmut Miski first encountered this plant in 1983, but only recognized its potential similarities nearly 20 years later. In 2022, with the added effect of melting snowwaters, the flowers bloomed so abundantly that the region began to resemble Cyrenaica—once home to silphion.

According to Miski, Ferula drudeana matches ancient descriptions of silphion not only in appearance but also in the resin it secretes and the scent emitted from its roots. Its aroma lies somewhere between eucalyptus and pine resin pleasant, striking, and almost intoxicating. Miski notes that ancient sources also described this scent as both alluring and soothing. Chemical analyses of the plant have revealed compounds with anti-carcinogenic and anti-inflammatory properties. The same studies also identified the chemicals responsible for its distinctive fragrance. These findings support ancient claims that the plant possessed aphrodisiac and healing qualities.

Through his work at the Nezahat Gökyiğit Botanical Garden in Istanbul, Miski is now working to cultivate and propagate this plant. Historical sources indicate that in antiquity, attempts were made to transport silphion to other lands, but these efforts failed. Today, more than a thousand years later, a serious scientific effort is underway to revive this remarkable plant.

In 2021, Mahmut Miski and the world-renowned food historian Sally Grainger experimented with this plant at the Nezahat Gökyiğit Botanical Garden in Istanbul, recreating recipes from ancient Roman cuisine. In manuscripts from the Roman Empire, silphion resin is referred to as “laser vivum,” its flour-mixed form as “laserpicium,” and its dried root as “laseris radix.” These resins were known to give dishes a sharp, aromatic, and slightly green flavor.

During the experiment, Grainger added resin obtained from Ferula drudeana to fish balls and lamb sauces based on ancient recipes, noting that the resulting flavors were exceptionally strong and հաճ enjoyable. In contrast, another, more commonly used Ferula species known as asafoetida produced a much harsher and more unpleasant taste. This experiment demonstrated that Ferula drudeana is a strong candidate in terms of replicating the taste and aroma of the original silphion.

After this discovery, scientists launched a conservation and propagation program for the plant. Developed in collaboration with local communities, the program aims to both introduce the plant to the gastronomic world and utilize it in the pharmaceutical industry.

u/Battlefleet_Sol — 7 days ago