
u/Geldingmustang

Vahşi çocuk efsanesinin Japon mitolojisindeki karşılığı: Kintaro
Eğer bir gün olur da Fuji dağını ziyaret etmek için doğu tarafından gelirseniz, yolunuz Ashigara dağının yakınlarından geçebilir. Bölgeyi ziyaret etmeye karar verirseniz de bazı ev ve dükkanlarda gürbüz, baltalı ve bazen de ayıya binen bir çocuğun figürleri veya çizimleri ile karşılaşabilirsiniz!
Japon mitolojisinin ve folklorunun en sevilen kahramanlarından biri olan Kintarō, bilinen adıyla "Altın Çocuk", Ashigara Dağı'nın derin ve vahşi ormanlarında doğup büyümüş efsanevi bir figürdür. İnanılmaz bir doğuştan güce sahip olan bu gürbüz çocuk, üzerinde "altın" anlamına gelen "Kin" (金) kanjisi işlenmiş kırmızı bir önlük giyer ve omuzunda her zaman devasa bir balta (masakari) taşır. Efsaneye göre bir "Yama-uba" (dağ cadısı veya orman ruhu) tarafından büyütülen Kintarō, insanlardan tamamen izole bir şekilde doğanın kucağında yetişmiştir. Ormanın sakinleri olan ayılar, geyikler, maymunlar ve tavşanlar onun en yakın dostları olmuş, günlerini onlarla devrilmiş ağaç kütükleri üzerinde neşe içinde güreşerek yaparak geçirmiştir. Kintarō'nun çocukluk efsanesinin en ikonik sahnesi, devasa ve vahşi bir ayıyı güreşte mağlup ettikten sonra onu ehlileştirip kendine sadık bir binek hayvanı yapmasıdır; bu durum onun doğa üzerindeki mutlak ancak uyumlu hakimiyetini simgeler.
Gençlik yıllarına adım attığında Kintarō'nun kaderi, ormanın sınırlarını aşıp Japon feodal tarihinin destansı sahnelerine doğru yönelir. Dönemin en ünlü ve saygın samuray komutanı Minamoto no Yorimitsu, Ashigara Dağı'ndan geçerken bu vahşi gencin inanılmaz fiziksel gücüne ve potansiyeline bizzat tanık olur. Tam o sırada bir ağacı kökünden söküp taşımaktadır! Yorimitsu'nun teklifiyle vahşi doğayı ardında bırakıp medeniyetin yolunu tutan Kintarō, "Sakata no Kintoki" adını alarak efendisinin hizmetine girer. Ormanın yenilmez çocuğu, kısa sürede samuray onurunu benimseyerek Yorimitsu'nun en güvendiği dört sadık korumasından (Shitennō) biri rütbesine yükselir. Sakata no Kintoki kimliğiyle sayısız savaşa katılır ve özellikle Ōeyama dağındaki korkunç iblis Shuten-dōji'nin alt edilmesi gibi efsanevi maceralarda gösterdiği kahramanlıklarla adını Japon tarihine ve folkloruna ölümsüz harflerle yazdırır. Kintarō'nun geçmiş hikayesi tabii ki gerçek olmamakla beraber, Sakata no Kintoki diye bir savaşçının gerçekten yaşadığı düşünülmektedir, tabii ki gerçekse de geçmiş yaşamının çok daha farklı olmuş olacağı kesin!
Kintarō'nun vahşi doğadan medeniyete uzanan bu destansı yolculuğu; Enkidu, Romulus ve Remus ve Tarzan gibi farklı coğrafyaların ünlü "vahşi adam" arketipiyle karşılaştırıldığında, Japon toplumunun kültürel değerlerine dair çok derin bir analitik tablo ortaya koyar. Kintarō'nun bir dağ cadısı tarafından dış dünyadan izole büyütülmesi, Roma İmparatorluğu'nun kuruluş mitinde dişi bir kurt tarafından emzirilen Romulus ve Remus efsanesiyle evrensel bir paralellik taşır; ancak Romulus doğadan aldığı bu ilkel gücü yeni bir medeniyet kurmak için emperyal bir eyleme dönüştürürken, Kintarō var olan merkezi otoriteye (Yorimitsu) sarsılmaz bir sadakatle boyun eğerek devlete entegre olur. Öte yandan, Kintarō'nun orman hayvanlarına hükmetmesi akıllara bu efsaneden yıllar sonra yazılmış da olsa modern Batı'nın "Soylu Vahşi"si Tarzan'ı getirir. Ne var ki Tarzan, insan medeniyetini yozlaşmış ve ikiyüzlü bulup bireyci bir özgürlükle doğaya (saf olana) geri dönmeyi seçerken, Kintarō samuray onurunu ve toplumsal itaati ulaşılması gereken en yüce mertebe olarak görür ve ormanı bir daha dönmemek üzere ardında bırakır. Son olarak Kintarō'nun medeniyet tarafından "ehlileştirilmesi", belki insanlık tarihinde "Vahşi Adam" arketipinin ilk örneği, Gılgamış Destanı'nın ikinci ana karakteri Enkidu ile de keskin bir zıtlık oluşturur. Tıpkı Kintarō gibi ormanda hayvanlarla büyüyen Enkidu, medeniyete karıştıkça vahşiliğini ve gücünü kaybetmiş, insan olmanın ve faniliğin trajedisiyle yıkılmıştır. Oysa Kintarō ehlileşirken gücünden hiçbir şey kaybetmeden, ilkel enerjisini devletin bekası için kullanır. Yani Sümerliler için doğa daha büyük bir güç kaynağı ve onun parçası olmak doğaya övgü sayılabilir, ancak Japon kültüründeki yansımaya bakılırsa doğanın gücü de medeniyet için kullanılmalıdır, onun bir aracı olmalıdır.
Kintarō karakteri antik dönemde birçok tasvire konu olmuş, hikayesi kuşaklarca aktarılmıştır. Bugün özellikle turistik yönü(özellikle yerli turistleri için) de önem kazanmıştır. Her sene 5 Mayıs oğlan çocukları günü olarak kutlanır, bu kutlamada çocukların da Kintarō gibi güçlü ve cesur olmalarını teşvik etmek için bu figürleri kullanmak yaygındır. Yine anime kültürünü de etkilemeden duramamış, Kintarō-Altın çocuk animesine esin kaynağı olmuştur.
Kaynak:
https://jref.com/articles/kintar%C5%8D-the-golden-boy.317/
https://reallyruraljapan.com/myths-and-legends
Ashkenazi, Michael. "Handbook of Japanese mythology." (2003): 1-400.
Camille Saint-Saëns - Danse Bacchanale (Op 47)
Belki dozu sınırlarına kadar zorluyorum aynı temada, ama "Samson et Dalila" operasının orkestral olarak yorumlanmak üzere yazılmış en etkileyici bölümlerinden birini paylaşmadan edemedim. Hareketli ve oryantal bir müzik ihtiyacı olduğunda fon müziği olarak sayısız kere kullanılmış(özellikle 6:38 deki tema), ününü sonuna kadar hak eden bir bölüm, bacchanale, sarhoş ve kendinden geçercesine, kendini kaybedercesine...
İyi dinlemeler...
Samson et Dalila - Camille Saint-Saëns (Mon cœur s’ouvre à ta voix) ve yine bir şeytani baştan çıkarma öyküsü
Eski Ahit'te geçen meşhur Samson ve Delilah öyküsü, insanüstü gücünü Tanrı'ya olan bağlılığının simgesi olan kesilmemiş saçlarından alan kahraman Samson ile onun aşık olduğu kadın Delilah'nın trajik ihanet destanıdır. Samson'ın düşmanları tarafından yüklü miktarda rüşvet verilen Delilah, sahte sevgi gösterileriyle uzun uğraşlar sonucunda sevgilisinin yenilmezlik sırrının saçlarında saklı olduğunu öğrenir. Samson uyurken saçlarını kestirerek onu sıradan ve güçsüz bir insana dönüştüren Delilah, kahramanın düşmanlarına yakalanmasına, kör edilmesine ve zincire vurulmasına neden olur; ancak öykünün sonunda hapisteyken saçları yeniden uzayan Samson, Tanrı'dan son bir kez güç dileyerek tapınağın devasa sütunlarını yıkar ve düşmanlarıyla birlikte kendi sonunu da getirir.
Camille Saint-Saëns'in 1877 yılında prömiyeri yapılan ihtişamlı "Samson et Dalila" operası, bu antik öyküyü Fransız romantizminin zengin müzikal dokusuyla yeniden canlandırır ve eserin şüphesiz en çarpıcı bölümü, İkinci Perde'de Dalila'nın söylediği "Mon cœur s'ouvre à ta voix" (Kalbim sesine açılıyor) aryasıdır. Samson'ın sırrını öğrenmek ve onu tamamen kendine bağlamak amacıyla söylenen bu mezzo-soprano aryası, operanın psikolojik ve dramatik merkezini oluşturur. Bu sahnede Saint-Saëns, Dalila'nın manipülasyonunu öfke veya şiddetle değil; son derece yumuşak, davetkar ve hipnotik bir melodiyle tasvir eder. Melodi o kadar büyüleyici ve duygu yüklüdür ki, dinleyici bile tıpkı Samson gibi bu ölümcül cazibenin ve sahte teslimiyetin ağına düştüğünü hisseder.
Aryanın müzikal yapısı, baştan çıkarmanın doğasını yansıtan yavaş, inişli çıkışlı ve şehvetli kromatik çizgilerle örülmüştür. Dalila'nın sıcak ve kadife sesi adeta yavaşça kıvrılarak Samson'ın mantığını ve direncini adım adım kırarken, sahte şefkat dolu sözcükleri ölümcül bir tuzağın üzerini örten ipek bir örtü işlevi görür. Aryanın nakarat kısmında Samson'ın da hislerine dayanamayarak melodiye katılıp Dalila'ya olan aşkını haykırmasıyla parça anlık bir aşk düetine dönüşür; ancak bu durum aslında Samson'ın kendi felaketine kendi rızasıyla attığı son ve geri döndürülemez adımı simgeleyerek, müzik tarihindeki en zarif ama bir o kadar da tehlikeli ihanet sahnelerinden birini ölümsüzleştirir.
Daha henüz soğumamış bir paylaşım olan Phyllis ve Aristoteles hikayesinde olduğu gibi ondan belki de daha popüler olan bu hikayede de çok benzer bir örüntüye şahit oluyoruz. Samson iyi olan her şeyi temsil ediyor, yiğit, mert, güçlü, inançlı. Onu alt etmenin ise tek yolu ise baştan çıkararak direncini kırmak... Bir yerde şeytanı da tarifler gibi, aslında Lilith de dahil sayısız hikayede bu böyle. Delilah insansı duygulara sahip değil, daha doğrusu ne düşünüyor, ne hissediyor hiçbir fikrimiz yok. O sadece duyguları kullanan bir kötücül bir araç, iyi ve inançlıların iradesini kıran... Bu hikayeyi dinleyip de Samson ile özdeşim kurmak mümkün, ama Delilah ile değil.
Tüm bu arka plana rağmen operanın diğer bölümleri de dahil estetik açıdan döneminin en parlaklarından, ve bu aryanın da meşhur olması hiç şaşırtıcı değil. Farklı bir tat için 2009'da Muse'un da aynı aryanın bir kısmını "Resistance" albümünde kullandığını, şahsi fikrimce başarılı da olduğunu söyleyeyim. Tarih boyunca tekrarlaya bu temayı daha çok paylaşırsam yakın zamanda buradan uçurulma korkusu ile de beraber keyifli dinlemeler/seyirler diliyorum.
Daha detaylı okumak için kaynak:
Sözlerin çevirisi:
Kalbim sesine açılıyor,
çiçeklerin şafağın öpücüklerine açıldığı gibi!
Ama ey sevgilim,
gözyaşlarımı daha iyi kurutmak için,
sesini tekrar duyur!
Delilah'a sonsuza dek döneceğini söyle.
Hep tekrarla çok eski yeminleri,
sevdiğim o yeminleri!
Ah! Şefkatime cevap ver!
Bana, bana mutluluk ver!
Tıpkı buğday başaklarının
hafif esintide sallanışını görmek gibi,
kalbim de titriyor,
teselli bulmaya hazır,
bana sevgili olan sesinde!
Ok, ölümü getirmekte,sevgilinin kollarına uçmasından daha yavaştır!
Ah! Şefkatime cevap ver!
Bana, bana mutluluk ver!
Phyllis Aristoteles'in sırtına binerken: Kadının baştan çıkarıcılığı temalı garip ve tekrarlayan bir motif
Phyllis ve Aristoteles'in öyküsü, Orta Çağ Avrupa'sında ortaya çıkmış ve aklın tutku karşısındaki zayıflığını vurgulayan oldukça popüler bir efsanedir. Hikayeye göre, yaşlı ve bilge filozof Aristoteles, öğrencisi Büyük İskender'i güzel eşi (bazı versiyonlarda cariyesi) Phyllis'e olan aşırı düşkünlüğü konusunda uyarır ve bu aşkın onu devlet işlerinden alıkoyduğunu söyler. Bu duruma öfkelenen Phyllis, intikam almak için zekice bir plan yapar ve Aristoteles'i baştan çıkarmaya karar verir. Güzelliği ve cilvesiyle filozofu adeta büyüler. Aşkına karşılık vermek için ise Aristoteles'e tek ve oldukça aşağılayıcı bir şart koşar: Filozofun sırtına binip onu bahçede bir at gibi sürecektir. Aristoteles tutkusuna yenik düşer; ağzında gem, sırtında Phyllis ile dört ayak üzerinde emeklerken İskender onları yakalar. Aristoteles zekice bir manevrayla durumu kurtarmaya çalışarak dersini verir: "Eğer bir kadın, benim gibi yaşlı ve bilge bir adamı bu hale getirebiliyorsa, senin gibi genç ve ateşli birine neler yapabileceğini sen düşün."
Bu hikaye, Orta Çağ ve Rönesans döneminde edebiyatta ve kültürde sıklıkla işlenen "Kadınların Gücü" temasının en tipik örneklerinden biridir. Bu temanın temel amacı, Samson ve Delilah veya Adem ve Havva gibi dini figürlerin hikayelerinde olduğu gibi, kadınların cazibesinin en güçlü, en dindar veya en bilge erkekleri bile nasıl ahlaki bir çöküşe veya utanca sürükleyebileceğini göstermektir. Antik Yunan düşüncesinin ve rasyonalitenin en büyük otoritelerinden biri olan Aristoteles'in, genç bir kadın tarafından kelimenin tam anlamıyla ehlileştirilmesi ve boyunduruk altına alınması, dönemin toplumuna hem komik bir hiciv hem de ahlaki bir uyarı sunmuştur.
Sanattaki yansımalarına baktığımızda , bu motifin 13. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar inanılmaz bir çeşitlilikle görselleştirildiğini görürüz. Kiliselerdeki ahşap koro koltuklarının altlarındaki oymalarda (misericord), fildişi aynalarda, duvar halılarında ve dönemin soylularının masalarını süsleyen pirinç su testilerinde (aquamanile) bu sahne defalarca resmedilmiştir. Görsel kompozisyon her zaman keskin bir zıtlığa dayanır: Yerde emekleyen, cübbesi içinde komik duruma düşmüş yaşlı, sakallı bir filozof ile onun sırtında zarif kıyafetler içinde, elinde kamçı veya dizgin tutan, kendinden emin genç bir kadın. Bu imge, bedensel arzuların entelektüel kibre karşı kazandığı yıkıcı zaferin dönemsel bir sembolü haline gelmiştir.
Kaynak:
Bu motif de dahil olmak üzere sanatta kadın gücünü(genellikle erkek üzerindeki etkisi merkezli) ifade eden başka motifleri de inceleyen ilginç bir kitap:
Smith, Susan L. (1995). The Power of Women: A Topos in Medieval Art and Literature. University of Pennsylvania Press.
Görsel kaynaklar:
https://raekoda.tallinn.ee/en/showpieces/aristoteles-ja-phyllis/
Jazzopédie - Tom Connell
Erik Satie'nin 1 numaralı Gymnopédie'sine minik bir caz dokunuşu...
Deodato - Latin Flute
Latin Jazz ve Bossa Nova türünün temsilcisi, popüler ve muazzam bir kayıt... Justin Bieber'ın kayın dedesinden, klavye üstadı Eumir Deodato'dan gelsin.
Rach changed my life
Rachmaninoff changed me as a person.
After listening to piano concerto no. 1 2 3 and 4. Also symphony no.2 and 3
I really transformed into someone else.
I just cant explain it but rachmaninoff is beautiful.
I never saw music as a very great thing , i just liked it .
But after listening to rach i understood the impact and power of music. And now music is my sole reason to live.
Rach made me think .
Rach made me love.
Rach made me cry .
Rach made me live.
Gustav Holst-Gezegenler Süiti (ve otostopçunun rehberi!)
Tarihte bazı eserler sanatçılarının ürettikleri diğer eserlerin önüne geçer, bazen bu o kadar fazladır ki sanatçının adı ile eser özdeşleşir. Gustav Holst ve “Gezegenler Suiti” buna çok iyi bir örnektir. Eser o kadar ön planda ünlenmiştir ki, Holst’un daha önemli saydığı diğer eserleri gölgede bırakması onu hayatı boyunca rahatsız etmiştir.
1914-1916 yılları arasında yazılmış olan eser, 7 bölümden oluşan bir süit formundadır, her bir bölüm bir gezegeni simgeler. Ancak buradaki simgesellik bilimsel veya astronomik anlamda değil, onların astrolojik ve mitolojik karşılığındadır. 1912 yılında okumuş olduğu Alan Leo’nun yazdığı astroloji kitapları (Dünya Astrolojisi, Sentez Sanatı) ona ilham kaynağı olmuş, bu süre içerisinde farklı kaynakları da okuyarak( ilhamını beslemiştir.
Eserin bir diğer büyük önemi de sinema müzikleri üzerinde yarattığı etkidir. Bugün özellikle Hollywood filmleri söz konusu olduğunda Holst’un “Gezegenler Süiti”nin müziklerinden esinlenmemiş müzik bulmak çok zordur. Her bölümü ayrı bir film temasının müziği gibidir, en meşhur örneği ile Mars bölümü ile herhangi bir filmdeki savaş/aksiyon sahnesi gibi… Tabii Holst’un da bazı bölümlerde başka bestecilerden etkilenmemiş olması imkansız(Merkür bölümündeki Prokofiev etkisi gibi), ama bu geleceği ne kadar ciddi şekillendirdiği gerçeğini değiştirmiyor.
Süitin her bir bölümünü ayrı ayrı incelersek:*
Birinci Bölüm: Mars - Savaşı Getiren
Eserin birinci bölümüne adını veren Mars karakteri, Roma mitolojisinde Jüpiter ve Juno'nun oğludur. Mars karakterinin Antik Yunan mitolojisindeki kökeni Ares'tir; her iki mitolojide de savaş tanrısıdır. Bu karakter yabanıl, heybetli, ürkütücü ve daima zırh kuşanmış olarak tasvir edilir. Astrolog Alan Leo'nun "Sentez Sanatı" kitabında ise Mars için "enerji veren" ve "yıkıcı melek" tanımları kullanılır.
Bölüm, yaylılar ve timpaninin duyurduğu 5/4 lük aksak ölçülü bir ostinato ile başlar. Bu ritim, Roma mitolojisinde Mars'ı kutsayan Picus adlı ağaçkakanın gagasını ağaçlara vurarak çıkardığı ısrarlı ritmi çağrıştırır. Orkestrada sayıca fazla olan bakır çalgılar, Mars'ın metal ve demir ile ilintili sembolizmini yansıtırken, sonlara doğru ulaşılan fortesisisimo ses gürlüğü savaş alanındaki naraları simgeler. 5/4 ve 5/2 lik ölçüler ile kullanılan dörtlüler armonisi, Mars’ın düzene başkaldıran ve yıkıcı yönünü hissettirir.
İkinci Bölüm: Venüs - Barışı Getiren
Venüs, Antik Yunan mitolojisindeki aşk tanrıçası Afrodit'in karşılığıdır; güzellik, aşk, uyum ve barışı temsil eder. Alan Leo’ya göre Venüs "birleştiren"dir ve Mars hayvani güdülerimizi simgelerken Venüs insancıl tarafımızı simgeler.
Müzikal olarak bu bölüm, Mars'ın kaotik atmosferinin aksine "Adagio" temposunda ve dingin bir yapıdadır. Dörtlüler armonisi yerini uyumlu üçlüler armonisine bırakmıştır. Bölüm genelinde hakim olan piano ve pianissimo ses gürlüğü huzuru pekiştirir. Arp pasajları, glockenspiel ve çelesta tınıları cennetin huzurunu ve çağlayan ırmakları çağrıştırırken, solo kemanın lirik teması Venüs’ün temsil ettiği güzel ses ve şarkı kavramlarını vurgular.
Üçüncü Bölüm: Merkür – Kanatlı Ulak
Merkür, tanrıların habercisi ve elçisidir; refah, mutluluk ve çocuksu bir iyi niyeti simgeler. Hızlı ve keskin bir zekayı temsil eden bu karakter, Alan Leo tarafından "Düşünür" olarak tanımlanmıştır.
Holst, bu bölümü "scherzando" (şakacı) bir karakterde ve 6/8 lik ölçüde bestelemiştir. Müziğe eğlenceli bir dans havası veren hemiolalar ve staccatolar karakterin muzip yönünü destekler. Çıkıcı ve inici arpejler, kanatlı ayakkabılarla göklerde süzülme hissini uyandırır. Bölümdeki canlı keman solosu ise Merkür'ün müzisyen yönüne atıfta bulunur.
Dördüncü Bölüm: Jüpiter - Neşelendiren
Jüpiter (Antik Yunan'da Zeus), en güçlü, bilge ve egemen liderdir; adaleti ve dürüstlüğü simgeler. Alan Leo’ya göre büyüme, genişleme, neşe ve ümidin göstergesidir.
Bölüm, bakır çalgıların ve görkemli armonilerin kullanımıyla ihtişam ve asaleti çağrıştırır. Tören borularını andıran tam dörtlü aralıklar, kralın gelişini haber veren bir atmosfer oluşturur. "Allegro Giocoso" temposundaki neşeli dans temaları bir kutlama havası yaratır. Bölümün ortasında duyulan ve Eolien moduyla yazılmış olan tema, İngiliz halk müziğini andırarak geleneklerin sürekliliğine olan inancı ve ümidi yansıtır.
Beşinci Bölüm: Satürn - Yaşlılığı Getiren
Satürn (Kronos), zamanın efendisidir ve elinde bir orak ile yaşlılığı getiren, cezalandırıcı bir figür olarak betimlenir. Alan Leo'ya göre Satürn kişiyi kısıtlayan, arılaştıran ve terbiye eden bir gücü temsil eder.
Bölümde bir saatin tik-taklarını andıran senkoplu ritmik ilerleyiş zamanı simgeler. Kontrbaslar tarafından duyurulan karanlık tema ve bas flüt, bas obua gibi çalgıların kalın tonları Satürn’ün kasvetini pekiştirir. Çok yavaş olan tempo, yaşlılığın getirdiği hantallığı çağrıştırırken, "şeytan aralığı" olarak bilinen artmış 4'lü aralıklar karakterin kötücül yönüne atıf yapar.
Altıncı Bölüm: Uranüs - Büyücü
Uranüs’ün mitolojik karşılığı Prometheus’tur; uzağı gören, kurnaz ve insanlığa ateşi getiren bir karakterdir. Ancak Holst, bu bölüme isim verirken Tarot kartlarından biri olan "Büyücü"den esinlenmiştir. Bu kart dışa dönüklüğü, enerjiyi ve oyunbazlığı simgeler.
Bölümün ana teması olan dört notalık motif, sürekli biçim değiştirerek Uranüs’ün değişkenliğini ve kural tanımazlığını yansıtır. Zaman örgüsündeki düzensiz ilerleyiş ve geleneksel olmayan yapı bu durumu destekler. Hızlı tempo karakterin coşkusunu yansıtırken, yaylılardaki pizzicatolar ve ksilofon kullanımı mizahi yönünü anımsatır.
Yedinci Bölüm: Neptün - Gizemli
Neptün (Poseidon), denizlerin ve belirsizliğin tanrısıdır. Alan Leo tarafından sislerin, soyutluğun ve kaosun gezegeni olarak tanımlanmıştır; öte alemi ve sezgileri simgeler.
Bölüm boyunca hakim olan pianissimo ses gürlüğü ve bi-tonal tematik malzeme gizemli bir hava yaratır. 5/4 lük aksak ölçü, Neptün’ün temsil ettiği düzensizlik ve kaos ile örtüşür. Güneşten en uzakta olan bu gezegen, yaşam enerjisinin zayıfladığı son durağı, yani yaşamın ötesini temsil eder. Sahne arkasından gelen sözsüz kadınlar korosu, mitolojik Sirenleri çağrıştırarak ruhani bir atmosfer oluşturur. Eser, koronun sesinin yavaşça kaybolmasıyla, yani dünyevi olandan başka bir aleme göçüşü hissettirerek son bulur.
Bu bölüm aynı zamanda müzik tarihinin ilk fadeout bitişi kabul edilebilir, kayıt teknolojisi bu durumda değilken korodan parça parça kişi eksiltip sesi kısarak sonsuzluğa doğru bitirmek, dönemine göre çok ileri görüşlü bir tekniktir!
Gezegenler süiti günümüzde halen birçok orkestra tarafından(her ne kadar standart dizilime ek daha fazla çalgı ve tek bölüm için koro gerektirse de) çalınan ve kitleleri etkilemeyi başaran bir eserdir.
İyi dinlemeler!
Kaynak:
*Araz, D. G. (2019). Gustav Holst’un Gezegenler Süiti Adlı Yapıtının Sembolik İzdüşümü ve Analizi. Konservatoryum, 6(1), 65-90.
Bonus:
Tam 100 yıl önce Gustav Holst’un bizzat kendi yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası’ndan dinlemek isterseniz:
Ankara Viskisi: Bir yerli ve milli viski serüveni
Eski evlerdeki vitrinlere dikkatli bakanlar veya yaşı yetenler bilecektir, bir zamanlar bizzat bu topraklarda üretilmiş bir viskimiz vardı: Ankara Viskisi.
Üretilme fikri ilk ortaya çıktığında bile dirençler ile karşılaşan, en sonunda da tarihe karışan bu viskinin hikayesini belgeler ile inceleyen bir yazıyı paylaşmak isterim.
"ANKARA VİSKİSİ
TEKEL’in çok özel bir çalışma sonucunda üretmeye başladığı Ankara Viskisi, 2000’li yıllarda piyasadan çekilene kadar Türkiye’de üretilen ilk ve tek viski olarak rafları ve mütevazı ev barlarımızı süsledi. Ankara Viskisi 1960’larda yurtdışına bağımlılığı azaltmak, para çıkışını durdurmak ve yerli malını desteklemek için üretilmiş bir içki ve tadı nasıl olursa olsun bence Türkiye alkollü içki kültürü açısından bir kilometre taşı. 2004’de TEKEL’in özelleşerek Mey İçki haline gelmesi, 2011 yılında da dünya alkol devi Diageo’nun Mey İçki’yi 2,1 milyar dolar fiyatla satın alması, maalesef Ankara Viskisi’nin sonu anlamına geliyor.
Ankara Viskisi ile ilgili elimizdeki en büyük kaynak, Dr. Turgut Yazıcıoğlu’nun artık sadece sahaflarda bulunan, Ankara Bira Fabrikasında Yapılan Viski İmal Denemeleri adlı kitabı. Kitapta Yazıcıoğlu konuyu şöyle aktarıyor:
“II. Dünya Savaşı’ndan sonra [viski tüketiminin] memleketimizde de arttığını gören hükümetimiz, dövizden tasarruf sağlamak amacıyla viskinin yurtiçinde yapılmasına, gereken denemelerin müdürlüğünce hemen başlatılmasına karar verdi. Böylece Ankara Bira Fabrikası’ndaki viski yapım denemelerine 1957 yılı Ocak ayında ve benim nezaretim altında başlandı. İki yıl kadar süren bu deneme yapımından sonra elde olunan deneme viskileri dinlendirerek ulaştırıldı, eskilerle mukayeseli çeşni muayenelerine tabi tutuldu. Bu muayeneler sonunda elde edilmiş olan deneme, viskilerimizin en az yabancı emsallerinin ayarında olduğunu, Ankara’daki viski denemelerimizin başarıyla sonuçlandığını gösterdi. 64 yılından itibaren daha geniş çapta yapıma geçilmesine ve elde mevcut deneme viskilerinin Ankara Viskisi adı altında piyasaya sunulmasına karar verildi.”
Türkiye’de viski tarihinden bahsederken mutlaka Kerim Yanık’ın anılarına da değinmemiz gerekiyor. 1967 yılında Ankara Atatürk Orman Çiftliği’nde bulunan Tekel Bira Fabrikası’nda işçi olarak çalışmaya başlayan Kerim Yanık, daha sonra pek çok farklı görevde Tekel’e hizmet vermiş, Mecidiyeköy Likör Fabrikası’nı yönetmiş ve biradan şaraba, viskiden liköre uzun yıllar ülkemize büyük hizmetler vermiş bir kişi. Kerim Yanık, Tekel’in Nesi Kaldı, Damaklarda Tadı Kaldı kitabında, Ankara Viskisi üretimine başlanması fikrinin ithal viskilerin ülkemizde her geçen gün artarak tüketilmesi nedeniyle ortaya atıldığını söylüyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün direktifleriyle kurulan bira fabrikasında 1957 yılında başlayan viski üretim denemeleri, 1964 yılına kadar devam etmiş. Ankara Bira Fabrikası’nda projenin başına Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Turgut Yazıcıoğlu getirilmiş, yedi yıllık viski üretim çalışmalarının sonunda 1964’te Ankara Viskisi’ni piyasaya sürme kararı verilmiş. Aynı dönemde Gaziantepli deneyimli bakır ustaları tarafından bir adet viski imbiği yapımına da başlandığını öğreniyoruz. Kerim Yanık anılarında Ankara Viskisi’nin hazin sonuna da değiniyor.
“Yoğun ısrar ve zorlamaların sonucunda 1998 yılında programa alınıp 2002 yılında tamamlanan Viski Modernizasyonu ve Kapasite Artışı Projesi ile Ankara Viskisi için nihayet ciddi bir adım atılmıştı. Bu projeyle kesintisiz viski suması (viski alkolü) üretimi, viski olgunlaştırma ve eskitme çalışmaları ilk meyvesini 2002 yılı içinde vermişti. Yıllık viski üretimi kapasitesi 500 bin litreye çıkartılmış, olgunlaştırma ve eskitme için Fransa’dan her biri beş yüz litrelik 1000 adet viski fıçısı ithal edilmişti. Ankara Viskisi üretimine ve iyileştirmelerine yönelik yapılan bunca çalışma bugün hangi noktada derseniz, cevabı kocaman bir “hiç”tir. 2004 yılında yapılan özelleştirmeyle modernize edilen ve kapasitesi hiç küçümsenmeyecek seviyeye çıkartılan viski tesisi de diğer 17 içki fabrikasıyla birlikte Mey Alkollü İçkiler San. ve Tic. Anonim Şirketi bünyesine katıldı. Bu özelleştirmeyle birlikte Ankara Viskisi’nin yeni sahibi olan Mey’den doğal olarak viski üretimini daha yukarı çıkartacağı bekleniyordu. Ancak söz konusu şirket viski üretimine kısa süre içinde son verdi. Büyük çabalar ve harcamalar sonunda kurulan bu yeni tesis, daha hiç kullanılmamış yeni fıçılarıyla birlikte satışa çıkarıldı. Sonuçta bin adet yeni fıçı Fransa’daki bir viski firmasına, imbik ve tamamlayıcı ekipmanlar da ABD’deki başka bir viski firmasına satılıverdi.”
Ankara Viskisi fermantasyon, iki kez distilasyon gibi üretim yöntemleri açısından değerlendirildiğinde İskoçya viskilerine oldukça benziyor. Ancak Ankara Viskisi “viski” midir, hâlâ tartışma konusu; şu anda dünyadaki tüm viski yasaları ve Türk Gıda Kodeksi’nde “pirinç dışı tahıllardan yapılan alkol” ibaresi bulunuyor. Ancak elimizdeki tüm metinlerden Ankara Viskisi üretiminde %15 oranında pirinç de kullanıldığını anlıyoruz. Pirinç ve arpa maltı mayşeleri maya katılarak fermantasyona uğruyor, %5-6 alkollü bir “ham bira” elde edildikten sonra iki kez imbikten geçiriliyor. İlk damıtımda %30-35 ikinci damıtımda %72-75 alkol oranına sahip bir alkol elde ediliyor (elde edilen bu ikinci distilat “viski suması” olarak geçiyor). Damıtık su kullanılarak alkol oranı %55’e düşürülen bu alkol, içleri yakılıp kömürleştirilen fıçılarda olgunlaşmaya bırakılıyor. Günümüzde viski üretiminde en önemli konu tutarlılık. Sürekli aynı tadı yakalayabilmek büyük bir ustalık ve titizlik gerektiriyor. Kullanılan tahıl ve mayşenin hep aynı karakterde olması, fermantasyon ve damıtım koşullarının sürekli kontrol edilmesi, fıçıların sürekli kontrol edilerek alkolün uzun süre olgunlaştırılması, viskinin kalitesini belirleyen en önemli unsurlar. Ankara viskisinin sınırlı miktarda üretilmesi, tüm Türkiye’ye ulaştırma çabasıyla yeterince olgunlaştırılmadan tüketiciye ulaşması Ankara Viskisi ile ilgili eleştirilerin başında geliyor. Nitekim yukarıdaki fotoğraftaki koleksiyonumda gördüğünüz gibi pek çok Ankara Viskisi şişesi farklı renklerde ve lezzetlerde olduğu için Ankara Viskisi’ne tadım notu yazmak ve puanlamak da çok kolay değil. Çünkü her şişede farklı aromalarla karşılaşmak mümkün."
Tabii ki üretimdeki sorunlara(pirinç kullanımı? üretimde standardizasyon? dinlendirme?) dayanarak uluslararası rakiplerine göre Ankara Viskisinin serbest piyasada da dayanabilmesi için daha fazla adım gerekecekti, bu nedenle bu çabanın göze alınamaması beklenebilecek bir şey.
Ama potansiyeli de görmek lazım, 1961 yılında piyasa ortalaması sayılabilecek Amerikan, İskoç ve Kanada viskileri arasında Ankara'da bir tadımda birincilik almış, 1963 yılında farklı varyasyonlar ile girdiği Brüksel tadımlarında Amerikan viskilerinin üzerinde yer almış, Berlin'deki tadımlarda takdir toplamış bir viski, hem de tüm kusurlarına rağmen. Gerçekten bu bariz sorunları da yönetebilseler nasıl bir ürün olacaktı sormuyor değilim.
Son olarak, tatmamış olduğum bu viski ile ilgili çok büyük bir kişisel soruya daha sahibim. Elimde olan tek bir son parti üretimdeki şişe... Saklanıp tarihsel değerini mi korumalı? Açılıp da tat hafızamın içerisinde yerini mi bulmalı? Güzel ama zor bir soru!
Kaynak:
https://www.meleklerinpayi.com/ankara-viskisi/
https://seyler.ekstat.com/img/max/800/N/NNf3AQ6UwgYqYmTJ-637508024167557459.jpg
Rüzgar Gibi Geçti - 1939 (Meşhur son sahne)
Aziz Nesin'in "Klarkçı Muammer" ve MFÖ'nün Ali Desidero karakterinin yaptığı "Klark çekmek" fiilini ismiyle dilimize kazandıran Clark Gable ve Vivian Leigh'in rol aldığı filmin ikonik son repliği.
Careless Whisper - Postmodern Jukebox (Robyn Adele Anderson & Dave Koz)
Modern şarkılar(Gerçi Careless Whisper da eskidi!) geçmişte çıksaydı nasıl olurdu sorusunu arayan güzel bir proje Postmodern Jukebox... Bu da 1930'lardan bir yorum, araya sıkıştırılmış küçük sürpriz bir "Take Five" bile var, zamanlar iyice karışmış!
Figurines of Mother Goddess Cybele Reveal Traces of Ancient Belief Beneath Modern Samsun
anatolianarchaeology.netPanayır / Carnivalesque - Ayşe Tütüncü Üçlüsü
Caza ufak bir oryantal dokunuş.
Modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale'in ilham verici hikayesi
Hepimize tanıdık bir isim, genellikle de hastane ismi olarak!.. Döneminde rahat bir yaşam yerine inandıklarının peşinden koşmayı tercih eden Florence Nightingale'in hikayesini bugün paylaşmanın anlamlı olacağını düşündüm.
Varlıklı bir ailenin kızıydı. 12 Mayıs 1820’de Floransa’da dünyaya gelir. Derbyshire, Hampshire ve Londra’da yetişiştir. Babasından Yunanca, Fransızca, Almanca, İtalyanca, tarih, felsefe ve matematik dersleri alır. 7 Şubat 1837’de Tanrı’nın sesini duyduğuna inanarak kendini insanların mutluluğuna adamanın yollarını aramaya başlar. Bir hastanede çalışmak ister; ancak ailesi bu isteğine karşı çıktı. Florence da işe parlamento raporlarını inceleyerek başlar. Kısa sürede halk sağlığı ve hastaneler konusunda epey bilgi sahibi olur.
Florence ilk hemşirelik eğitimini, Almanya’da, Düsseldorf’un bir banliyösü olan Kaiserswerth’te Theodore Fliedner isimli bir protestan papazının ve eşinin çalıştırdığı bir hastane, yetimhane ve okulda alır. Burada ilaçları tanır, yara pansumanını öğrenir, kol ve bacak kesilmelerini seyreder ve ölmekte olan hastaların bakımını yapar. Kendini hiç bu kadar mutlu hissetmediğini söyleyen Florence, “Şimdi hayatı sevmenin ne olduğunu biliyorum” diye yazmıştır. İngiltere’ye döndükten sonra, annesi, kızının hemşire olarak çalışmasına izin verir. 1853’te, Harley Street’te, zengin ve soylu kadınların yattığı özel bir bakımevinde çalışmaya başlar. Babası da ona, yılda 500 £ gibi yüksek bir maddi katkı verir.
Londra’da 1854 yılında patlak veren kolera salgınında Florence yakınlarında bulunan Middlesex hastanesindeki hastaların yardımına koşar. Kolera, Vibrio cholerae denen bir bakterinin neden olduğu ve çok şiddetli ishalle ortaya çıkan bir barsak infeksiyonudur. Hastayı bazen birkaç saat içinde öldürebilir. 19. yüzyılda binlerce kişinin ölümüne yol açmıştır.
O yaz İngiltere ve Fransa, Osmanlı imparatorluğu ile birlikte Rusya’ya savaş açarlar.
Florence evinde otururken İngiliz ordusunun 1854 sonbaharında yaşadığı feleketleri okur. Fransızlar ve Osmanlılarla birlikte Çarlık Rus ordularına karşı savaşmak için Kırım’a gönderilen askerleri hastalıktan kırılmaktadır.
Üsküdar’da bulunan İngiliz askeri hastaneleri yetersiz kalmaktadır. Gemilerle Kırım’dan getirilen yaralı askerler durumu daha da kötüleştirmektedir. Yazıyı yazan Times gazetesinin Türkiye’deki muhabiri, “askerler can çekişerek ve ilgisizlikten mi ölmeli” diye sormaktadır. Bu haber kamuoyunda büyük bir infial yaratır.
Savaş bakanı Sydney Herbert, o zaman için yeni ve riskli olan bir karar alır ve Florence’a bir mektup yazarak, savaşa onun başkanlığında bir hemşire grubu göndermek için yardımını ister. Zaten daha önce Florence ta savaş bölgesine gitme arzusunu ona mektupla bildirmiştir. Florence başkanlığında 38 yürekli hemşireden oluşan bir ekip İstanbul’a gitmek için gemiye binerler. İstanbul’a ayak bastıklarında durumun düşündüklerinden çok daha kötü olduğunu görürler.
Florence ve ekibi Üsküdar’daki İngiliz askeri hastanelerine ayak bastıklarında aşırı bir hasta sayısı ile karşılaşırlar. Her şey yetersizdir: yiyecek, yatak, yorgan. Uzun bir yolculuktan sonra Kırımdan getirilen yaralılar pislik içinde ve sıklıkla açlıktan ölmek üzeredirler.
Başlangıçta, bir çok askeri hekim Florence ve diğer hemşirelerden hoşlanmazlar. Fakat o, hekimlerin direktiflerini harfiyen yerine getirerek onların saygısını kazanır. Florence’ın ilişkisinin en kötü olduğu doktor, onun kadar inatçı olan Dr. John Hall’du. Esas görev yeri Kırım olan bu sert karakterli İskoç, İngiliz ordusunun tıbbi personelinin
başıydı. Hall hastanelerdeki problemlerin abartıldığını düşünüyor ve askerlere aşırı ilgi gösterilmesinden hoşlanmıyordu.
İngiliz ordusunun Kasım 1854’te girdiği ilk büyük muharebelerden sonra hastaneye yüzlerce yaralı getirilmişti. Artık hemşireler dahil herkesin yardımına ihtiyaç vardı.
Florence, askeri hastanelerin iyi yönetilmesi gerektiğini anlar. Hiç durmadan çalışmaktadır. Hemşire ve askerlerin eşlerini pijama ve çarşafların yıkanması, erkekleri de tuvaletlerin temizlenmesi için görevlendirir. Londra’da bulunan savaş bakanı Sydney Herbert’e sürekli mektuplar yazarak gerekli malzemelerin teminini ister. Kendi parası ve halktan toplanıp The Times gazetesi aracılığı ile yollanan paralarla temizlik fırçası, battaniye, sürgü, ameliyat masası gibi ihtiyaçları temin eder. Her gece binlerce hastanın yattığı uzun koridorlarda kilometrelerce yürür. Artık herkes ona saygı duymaktadır.
Fransız kökenli bir aşçıbaşı olan Alexis Soyer, Florence’a mutfakların düzenlenmesi konusunda yardımcı olur. Mayıs ayında Soyer ile birlikte Kırım’a gider. Birkaç gün sonra Kırım ateşi hastalığına yakalanarak yataklara düşer. Tam olarak eski sağlığına kavuşamasa da, savaşın sonuna kadar çalışmaya devam eder.
Florence’ı elinde lamba ile gösteren ve “Lambalı kadın” lakabını almasını sağlayacak resimlerden ilki 1855 yılı başlarında ”Illustrated London News” isimli haftalık dergide yayımlandı. Savaşta önemli bir başarının olmadığı dönemde, Florence cesareti ile dünyada meşhur olmuştu. Fasa fiso dediği şöhretten hiç hoşlanmazdı. Fakat kendisine karşı olanları susturmak için kamuoyunun gücünü ve Kraliçe Victoria’nın kendisine olan desteğini kullanmayı bilirdi. Şöhret ona güç vermişti fakat bunun başka insanların yaptıklarını ve savaşın neden olduğu insan kayıplarını gölgelemesinden korkardı.
Çabuk oluşan şöhretin yükü ailesinin, özellikle de kız kardeşi Parthenope’un omuzlarına çökmüştü. Parthenope, Florence’ın yaptığı çalışmaları tanıtmak amacı ile aile fertlerine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına yüzlerce mektup yazdı. Onun imajını düzenlemeye gayret ederken Florence’in özel hayatın korunması konusundaki arzusuna da saygı gösterdi. Bütün bu çabalar sadece Florence Nightingale efsanesini ve lamba ışığında tek başına hemşirelik yapan azize imajını kuvvetlendirmeye yaramıştır.
Florence’in elinde lamba tutan ve çoğunlukla ona pek benzemeyen resimleri çömleklerde, hatıra eşyalarında ve kağıt torbalar üzerinde görülmeye başlandı. Hakkında şarkılar ve şiirler yazıldı. 1857 yılında Amerikalı şair Henry Wadsworth yazdığı ‘Santa Filomena” şiiri ile sonsuza kadar “lambalı kadın” imajını perçinledi.
Üsküdar’daki 2 hastane çok büyük, soğuk, kirli ve başlangıçta pis kokuluydu. Hemşireler her gün, çamaşır yıkamak, dikiş dikmek ve yemek yapmak gibi ağır fiziki koşullarda saatlerce çalışırlardı. Daha tecrübeli olanlar ise, bir kısmı ağır yaralı veya donmuş, yüzlerce hastanın pansumanlarını yapar ve sargılarını değiştirirdi.
Bu dehşete alışık olmayanlar Florence’a mevcut şartlardan ve üniformalarının çirkin ve rahat olmadığından şikayet ederlerdi. Florence’ın daha sonra en çok beğeneceği hemşire olacak olan Rebecca Lawfield bir gün şöyle demişti: “Keplerimizin, benim Üsküdar’a gelip hasta bakma arzum kadar büyük olacağını bilseydim, gelmezdim, Hanımefendi”.
Florence hemşirelerin erkekler ve doktorlar tarafından saygı görmesini, ayrıca onları diğer çalışanlardan ayıran üniformalarının ve Scutari (Üsküdar) yazan göğüs şeritlerinin önemi nedeni ile de kendilerine itaat edilmesini isterdi.
On bir hemşire Üsküdar’dan geri dönmedi. Askerleri ve çok sayıda askeri hekimi öldüren hastalıklar onları da öldürmüştü.
Gazetelerde çıkan yazılar o güne kadar hiç olmadığı biçimde idarecilerin yetersizliğini ve askerlerin çektiği acıları gözler önüne seriyordu. Özellikle The Times gazetesi, Florence’ın hemşirelik için gönderilmesi gibi, bir çok değişikliğin başlatılmasını sağlamıştı.
Florence’ın Üsküdar’da yaptıkları hemşireliğin ötesindeydi. Rütbesi ne olursa olsun askerlere eşit muamele yapıyor ve onların ailelerinin iyiliğini de düşünüyordu. Ölenlerin yakınlarına taziye mektupları, eşini kaybedenlere para gönderiyor, kayıp veya hasta askerlerin ailelerinden gelen bilgi isteyen mektuplara cevap veriyordu.
Askerlerin okumasını temin amacı ile okuma odaları açmış, bu da erlerin okuma yazma bilmediğini düşünen komutanları çok şaşırtmıştı. İçkiye alternatif olması için, alkolsüz içeceklerin verildiği “Kafe İnkerman”ı açmıştı. Askerler maaşlarını içki ve kumar’a harcamasınlar evlerine göndersinler diye bir banka sistemi kurulmasına yardımcı olmuştu.
Florence’ın askerlere olan sevgisi ile ilgili hikayeler İngiltere’yi sarmıştı.
Alma, İnkerman, Balaklava ve Sivastopol kuşatması gibi Kırım savaşının büyük muharebelerinde ölen İngiliz askeri sayısı hastalıkların öldürdüğünden çok daha azdır. Dizanteri ve koleradan ölenler 4 kat daha yüksektir. Yaralanmaların çoğu mermi ve şarapnele bağlıdır. Ayrıca askerlerde cephane patlamalarına bağlı yanıklar da olmuştur. Hafif süvari alayının talihsiz hücumunda çok sayıda süvari Rus topçu ateşi ile savaş dışı kalmıştır.
İngiliz ordusunun hekimleri kol ve bacak ampütasyonları (kesilmeleri) sırasında eter ve kloroform gibi yeni anestezikleri kullanmaktan çekiniyorlardı. Onların bu düşüncesini sağlıkçıların başkanı olan Dr. John Hall şöyle dile getirmişti; “bir insanın avazı çıktığı kadar bağırdığını duymak, onun sessizce mezara girmesini görmekten daha iyidir”.
Rus tarafında da, askeri bir cerrah olan Nikolai Pirogov Kırım savaşının tıbbi kahramanı olarak adını duyurmuştur. Anestezik ilaçları kullanmış, kırılan kemikleri alçı ile tesbit etmiş ve triyaj sistemini geliştirmiştir. Bu sisteme göre cepheden getirilen yaralılar gruplara ayrılyor ve tedaviden en çok yararlanacaklara öncelik tanınıyordu. Pirogov ayrıca kadınları da hemşire olarak kullanmıştı. Genç bir hemşire, Sivastopol kuşatması sırasında gösterdiği cesareti ile meşhur olmuş ve “Sivastopol Daşası” olarak ün salmıştır.
Nightingale hastalarla bizzat ilgileniyordu; ama sağlığın kurumsal yanını da ihmal etmedi. Önerdiği Kraliyet Ordu Sağlığı Komisyonu 1857’de görevine başladı. Nightingale’in komisyona sunduğu kapsamlı rapor, ertesi yıl yayımlandı. 1860’ta halkın verdiği bağışlarla oluşturulan 45 bin sterlinlik Nightingale Fonu’nu kullanarak; St. Thomas Hastanesi’nde türünün ilk örneği olan Nightingale Hemşirelik Okulu’nu kurdu.
Verdiği hizmetler nedeniyle Nightingale’in adı; Selimiye Kışlası’nda çalışırken oturduğu kulede açılan müzeye ve 1961’de İstanbul’da öğretime başlayan ilk yüksek hemşirelik okuluna verildi. Florence Nightingale hemşirelik mesleği ile adeta özdeşleşmişti.
Doğum günü olan 12 Mayıs’ta başlayan hafta, tüm dünyada ve Türkiye’de Hemşirelik Haftası olarak kabul edildi.
Ülkemizde de bu nedenle bugün, Hemşireler Günü olarak kutlanmaktadır, iyi ki de varlar!
Yazının ve görsellerin kaynakları:
https://kirimsavasi.com/yazi/florence-nightingale-muzesi-londra
https://www.murselcavus.com/florence-nightingale-lambali-kadin-efsanesi/
Jota aragonesa - Mikail Glinka (Avec un spectacle de danse!)
youtu.behttps://youtu.be/K2xPhXABJxI?si=E0BA8zeuGMRLNv1z
Comme le dit le proverbe, les bons artistes copient, les grands artistes volent !
Une symphonie inoubliable, et l'une des plus belles mélodies composées par Brahms. Vous êtes venus pour le premier mouvement, et vous êtes restés pour le troisième !