u/ManfromKarduniash

Image 1 — What did the Umayyad rulers of Córdoba actually look like?
Image 2 — What did the Umayyad rulers of Córdoba actually look like?
▲ 375 r/IslamicHistoryMeme+1 crossposts

What did the Umayyad rulers of Córdoba actually look like?

Ibn Hazm, writing in the early eleventh century, tells us that, "with but one exception, all the Umayyad caliphs and their children were blond like their mothers and predominantly blue-eyed". That one exception, the caliph Abd al- Rahman III (An-Nasir), who "had red hair, light skin, and blue eyes... is reported to have dyed his hair black, to make himself look more like an Arab".

The Invention of Race in the European Middle Ages by Geraldine Heng, p. 142

https://books.google.com.tr/books?id=snRJDwAAQBAJ&pg=PA142&redir_esc=y#v=onepage&q&f=false

u/ManfromKarduniash — 2 days ago

Tarihimizin ilk Muhtırası, 1789. “Sultan Abdülhamid. Aklın başına gelmiyor. Vallâhi sonra pişman olursun. Sonra işi sana dayarız.”

Muhtıranın padişaha nasıl ulaştığına dâir bilgilere kaymakam paşanın bu belgeye yazdığı telhiste tafsilatıyla yer verilmiştir. Telhiste; Fatih Süleymaniye'deki, Kaptan Paşa sebiline konulan kâğıdı önce sebilcinin bulup yakındaki sıbyan mektebi hocasına getirdiği, onun da civârda oturan eşraftan Mazrûbî Efendi'ye gösterdiği, bu zâtın sebilciye kâğıdı gizlemesi ve saklamasını tenbih ettiği, ancak vakanın sadrazam baştebdilince(istihbarat şefi) bir şekilde haber alınarak kağıdın kendise getirildiği, ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.

Muhtıra; devam etmekte olan Osmanlı-Rus-Avusturya savaşına son verilmesini talep ediyordu. Padişah, ilk başta harbe taraftar değildi. Zaten Rusya'nın Kırım'ı 1784'de ilhak etmesinden beri olası savaş ilanını geciktirmekteydi. Harbe kafi bir hazırlık da yapılmış değildi. Ancak savaş yanlısı devlet ricali, “Rus gemileri İstanbul’a yaklaşıyor” diyerek kendisini aldattılar ve devleti yeni bir harbe sürüklediler. Muhtıra metni de bu yönde kendisinin aldatıldığını üstüne basa basa ifade etmekte. 1787’de başlayan Osmanlı-Rus harbi devam ederken, Avusturya, Osmanlı Devleti’ne harb ilan etti. Halbuki tarafsız kalmak için Osmanlı Devleti’nden para almıştı. Neyse ki 1788’de Şebeş’te Avusturya ordusu başında İmparator olduğu halde kendi kendisini yenince bu bela def edilmiş oldu. Ancak bu savaş Sultan I. Abdülhamid’e doğrudan bir Osmanlı zaferi olarak aktarıldı ve hatta kendisine “Gazi” unvanı verildi.

Ancak aynı senenin sonunda Ukrayna’daki Özi kalesi, Prens Potemkin kumandasındaki 80 bin kişilik Rus ordusunun eline düştü. Kalede yaşayan 25 bin kişi kılıçtan geçirildi. Ardından Hocapaşa (Odesa) ve Podolya’daki Hotin kalesi düştü. I. Abdülhamid, Özü Kalesi’nin Ruslar tarafından işgalini bildiren sadrazam kāimesini okurken, âniden gelen bir inme sonucu, (7 Nisan 1789) vefat etti

Muhtıra işte tam bu sıralarda yazılmıştı ve padişahı tehdit emekle birlikte, aslında onu tam olarak hedef seçmemekteydi. İsteklerin doğrudan ondan yapılması kadar, muhtıranın mutlaka padişaha ulaştırılmasının, dönemin tesirli sözleriyle ("karısı boş ve kendi kâfir") ikaz edilmiş olması bunu destekler. Bir kişi hariç üst dereceli üç idarecinin (sadrazam-şeyhülislam-kaymakam paşa) değişimi ile yetinileceği baştan itibaren söylenirken, ordu adına hareket edildiği vurgulanıyordı. Ancak Osmanlı ordu geleneğinde hususiyetle yeniçerilerde böyle bir bildiri yazma eylemi bulunmamaktaydı.

Öyleyse bunu yazanlar kimlerdi?

I. Abdülhamid’in kendisine yönelik bu bildiri hakkındaki ilk değerlendirmesi "sahte müzevvir(usta yalancı) kağıdıdır. Hemen setri(gizlenmesi) elzemdir" şeklinde oldu.

Kaymakam Paşa'ya(Sadrazam vekili) göre seferin açılmasından itibâren çarpışılmakta olan düşmanlar yani Ruslar ve Avusturyalılar tarafından, Devlet-i Aliyye'yi "ihtilâl" e sevk etmek ve fesad çıkarmak için üretilmiş bir tertibin ürünüydü.

Ancak daha kuvvetli bir ihtimal ise değiştirilmesi istenenler içinde Kaptan Paşa'nın adının verilmeyişinden ötürü bu muhtıranın onun ekibinin bir ürünü oluşuydu. Kaptan Paşa ise tarihimizin çığır açan kurumları olan Mühendishane-i Bahri Hümayun(İstanbul Teknik Üniversitesi) ve ilk modern kışla olan Kalyoncu Kışlası'nın kurucusu olan, kudretli son denizcilerden Cezayirli Gazi Hasan Paşa'dan başkası değildi.

Doğrudan Cezâyirli Gazi Hasan Paşa suçlanamazsa da onun ekibinde bulunanlar bu bildiriyi hazırlamış olabilirdi. Zira o sırada sadrazam olan Yusuf Paşa savaş taraftarıyken, Cezayirli ise savaşa karşıydı. Abdülhamid konunun gizlice araştırılmasını isterken, açıktan soruşturmanın kesinlikle uygun olmayacağını hatırlatmakta ve sebilin Kaptan Paşa'nın olmasından hareketle zannının "Tersaneliler" olduğunu belirtmekteydi.

Öte taraftan Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın bu muhtıranın arkasında olduğunu gösterecek bazı sebepler de bulunmaktadır. "Mâbeyncilerle devlet işi görülmez" ancak padişahı yakından tanıyanların bir suçlaması olabilir. Buna ilaveten yabancı elçi raporlarına göre Cezayirli Hasan Paşa'nın 1786'de Mısır'a gitmek üzere İstanbul'dan ayrılışının ertesi günü meydana gelen bir yangın, Kaptan Paşa'nın adamlarınca çıkarılmıştı ve bu şekilde padişaha, onun yokluğunda emniyet altında bulunmadığı mesajı verilmek istenmekteydi. Bu bilgiler, Cezâyirli'nin ekibinin böyle konularda tecrübeli olduklarına dâir bir delil olarak görülebilir.

Tarihimizdeki bu ilk muhtıra Abdulhamid'in hemen akabinde inme geçirerek ölmesiyle muhtapsız kalmıştır ancak daha sonraki padişah III. Selim dönemindeki ona yapılan suikast girişiminin de dahil olduğu kanlı olaylara doğru gidişte, tarafların idmanlı bulunduğunu göstermesi bakımından oldukça ehemmiyetlidir.

Kaynak: https://belleten.gov.tr/tam-metin/2579/tur#fn46

u/ManfromKarduniash — 4 days ago

İbn Hazm günümüzde akademik camia hariç, mukallid seviyesinde mensubu kalmayan Sunni ekollerin beşincisi Zâhirî mezhebinin en büyük temsilcisidir. Kendisi tabip, usulcü, fakih, muhaddis, tarihçi, edip ve şairdir.

Birçok İspanya tarihçisi (Dozy, Peres), çağdaşları İbn Hayyân ve Sâid el-Endelüsî’den de destek alarak İbn Hazm’ın aslen İspanyol kökenli olduğunu ileri sürmüştür. Cemheretü ensâbi’l-ʿArab adlı eserinde dönemindeki Arap asıllı ulemânın isimlerini ve şecerelerini kaydettiği halde kendi soy kütüğüne yer vermemesinden onun Arap olmadığı sonucu çıkarılabilir.

İbn Hazm’ın ailesinin ne zaman müslüman olduğu konusu da tartışılmıştır. Baskın görüş onun ailesinin İspanya hıristiyanlarından olduğu ve dedesinin geç dönemde ihtida ettiğidir.

Posta pulu, İşbîliye’ye (Sevilla) Emiri, Mu‘tazıd-Billâh Abbâd b. Muhammed tarafından Maliki ekolüne ters düşen kitaplarının yakılmasını tasvir etmektedir. Bu vakanın ardından İbn Hazm, atalarının memleketi olan Leble’ye (Niebla) dönerek vefatına kadar orada zâhidâne bir hayat sürdürdü. Sâid el-Endelüsî, İbn Hazm’ın oğlu tarafından yazılmış bir nottan hareketle onun 456 yılı Şâban ayının sonunda (Ağustos 1064) vefat ettiğini belirtmektedir.

Müslümanlarla olan tartışmalarında naslara, gayri müslimlerle yaptığı tartışmalarında ise aklî delillere dayanan İbn Hazm kendinden önceki âlimleri de eleştirmekten geri durmamış, “Selefimizi severiz, ama bizim için gerçek onlardan daha değerli ve daha üstündür” diyerek bunu ilmin gereği saymıştır. İbn Hazm kendisi ve kitapları hakkındaki olumsuz kanaatleri, “Bizim kitaplarımızı bu eserler hakkında hiçbir bilgisi olmayan, onları mütalaa etmeyen, tek bir kelimesini dahi görmemiş kişiler tenkit etmiştir” diyerek reddetmiştir.

Kendisinin heykelinin dikilip, posta pullarına resminin konmasının temel sebebi; Arap olmayıp, İspanyol oluşudur.

u/ManfromKarduniash — 7 days ago

Bir başka aleme, cennet ve cehenneme olan inanç üç tektanrılı dinde aynı değil. Her ne kadar İbrahimîlik adı altında genelde üç inancın ortak tarafları vurgulansa da birbirlerinden belli noktalarda dramatik olarak farklı olan dinlerden bahsediyoruz. Ahiret inancı bunların başında geliyor. Ahiret Yahudilikte yok gibidir, Hıristiyanlıkta çok azdır ve İslamiyette ise epey gelişkindir. Acaba neden İslamda cennet ve cehennem böyle detaylı iken diğer iki dinde ya yoktur ya da çok cılızdır? Bunun üç dinin adalet anlayışı ile ilgisi nedir?

Yahudilik ilkel bir dindir. Zira bir kabile kimliğidir. Yakından bakıldığında aslında bir din değil bir milliyet, bir asabiyet olduğu anlaşılır. Allah’a inanmasan da Yahudi olabiliyorsun. Bu bir dinde mümkün olmaz. Sadece bir etnisitede mümkün olur. Yahudiliğin Tanrı anlayışı da aynı şekilde bedevi bir tanrıdır. Tek olsa da herkesin tanrısı değildir. Bir kabilenin tanrısıdır. Yahudiliğin din anlayışı bir tür bencillik olarak tecelli etmiştir. Bu yüzden bir kabile asabiyetinin din sayılmasının sonuçları bazan menfaatlerini kendilerine put edindikleri suçlamalarına sebep olacaktır. Yahudilikte kabile tanrılaştırıldığı için, tanrı kabilenin kendi kendine tapmasının bahanesi olacaktır (Durkheim bunun tüm dinler için geçerli olduğunu düşünecektir). Yahudilikte adalet yoktur. Seçilmişlik ve üstünlük vardır.

Hıristiyanlık ise bir dindir. Asabiyetten çıkışı temsil eder. Yahudiliğin içinden çıkan Hıristiyanlık kabileyi parçalayarak din denen ilişkilenme biçimini evrenselleştirmek istemiştir. Hıristiyanlığın tanımlayıcı vasfı şefkatidir. İsa Peygamber iyiliği, hak sahipliğini ve seçilmişliği kabileden çıkarıp bütün insanlığa genişletmek istemiştir. Bu yüzden Hıristiyanlıkta “kurtuluş” düşüncesi vardır. Hıristiyanlıkta da adalet yoktur. Genel af vardır. İsa’ya raptolan herkes kurtuluşa erer. Onun için Hıristiyanlara göre Hz İsa kendisini “feda” etmiştir. Hıristiyanlıkta adalet olmadığı için bu tarafın hesabının görüleceği bir öbür taraf gelişmemiştir. Onun yerine herkes için otomatik olan bir (ilk) günahtan, düşkünlükten ve gazaptan kurtuluş yolu açılmıştır. Hıristiyanlık, Yahudiliğin insanlığı düşürdüğü hapishaneden onları çıkartmak için açtığı büyük firar kapısıdır. Yahudilikte bu dünyada seçilmişlik/üstünlük var iken Hıristiyanlıkta bu dünyadan kurtuluş/kurtulmuşluk vardır.

İslamiyet evrenselliği tamamlayan bir dindir. Hıristiyanlığın başlattığı evrenselleşme projesini (tünelde kalan son insan olarak İsa’yı da çıkartarak) nihai sonucuna ulaştıran din İslamdır. İslam ticari bir dindir. Bencillik ve şefkatin yerine adaletin (yani hesap-kitabın, ölçme-tartmanın) olduğu bir dindir. Ne baştan torpilli bir asabiyet (Yahudilik) ne de baştan günahlı bir düşkünlük (Hıristiyanlık) sözkonusudur. İslamda herkes eşit olarak sınava temiz kağıtla başlıyor. İyilikleri için mükafat ve kötülükleri için de ceza öngörülüyor. Bir proto-modernlik olarak İslam, dinin demokratikleşmesi olduğu gibi Tanrı’nın da insandan azad edilmesi (Iemyelid we lemyuled) operasyonudur. Üç dinden sadece İslamda Tanrı ve insanlık tam olarak ayrışarak medeni/kamusal bir “teklif” ve “muhatabiyet” ilişkisine girerler. Ne çocukça bencilliğin egosu, ne de pederane bir şefkatin ailesel kanbağı sözkonusudur. İslamın Tanrısı herkesindir ve hiçkimsenindir. İslamda seçilmişlik veya kurtuluş değil adalet vardır.

Demek ki üç din sırasıyla bencillik, özgecilik/şefkat ve evrenselliği/adaleti temsil ediyor. Ayrıca İslamdaki ahirete (cennet ve cehenneme) dair detaylı bir tasavvurun varlığı aslında İslamın adalete dayalı bir din olmasından kaynaklanıyor. Bu dünyada bitmeyen çok hesap var. Zalimin zulmü nasıl yanına kar kalmamalı diyorsak, mazlumun acısı da karşılıksız kalmamalı diyor içimizdeki ses. Bir dine resmen abone olmayanlar bile adaleti istediklerinde “zalimler için yaşasın cehennem” derken buluyolar kendilerini. Çünkü cennet ve cehennem haktır. Ahiret olmasa bu dünya insana dar olur, yar olmaz.

Mücahit Bilici Yayın Tarihi: 07.05.2026

u/ManfromKarduniash — 7 days ago

Hanno’un Kartaca’dan başlayarak yaklaşık olarak 35 gün sürdürmüş olduğu düşünülen bu keşif ve kolonizasyon hareketi çeşitli doğal felaket‐hadiseler ve de erzak sıkıntısı gibi engeller sebebiyle sonuçlanamamış, yolculuk yarıda kesilmek suretiyle başlangıç noktası olan Kartaca’ya geri dönüş yapılmıştır.

Kartaca’ya dönüşün ardından Hanno, yolculuklarını, tanrı Baal Hammon'a adak ifadeleri içeren seyir defteri uslubunda, levhalar halinde yazıya geçirerek (mermer tabletler ya da daha büyük olasılıkla bronz levhalar biçiminde) tapınağın kütüphanesine eklemiştir. Bu tabletler/ levhalar daha sonradan, özetlenerek Hellence’ye çevrilmişler ve bu suretteki halleriyle günümüze ulaşabilmişlerdir. Orijinalleri Romalılar tarafından Kartaca'ya ait diğer her şeyle birlikte yok edilmiştir.

Kamerun Körfezinde Gorillere denk gelişleri ile ilgili pasaj

" XVI. O zaman korkmuş bir biçimde oradan da ivedi bir şekilde yelken açtıktan sonra dört günlük bir sefer yapmıştık ki, geceleyin alevle kaplı bir kara parçası gördük. Ortasındaysa yüksek bir alev vardı, diğer alevlerden daha büyüktü, sanki yıldızlara erişiyormuş  gibi görünüyordu. Gündüz oluncaysa (alevin olduğu) bu yerin Tanrıların  Arabası olarak adlandırılan oldukça yüksek bir dağ(Kamerun Dağı, 4,040 m) olduğu ortaya çıktı.

XVII. Buradaki volkanik lav akıntılarını arkamızda bırakmamızın üç gün sonrasındaysa Güneyin Boynuzu olarak adlandırdığımız koya vardık.  

XVIII. Bu koyun ucundaysa tıpkı önceki adayı andıran ve içinde bir göl olan bir ada vardı. Bu gölün içindeyse başka bir ada (daha) mevcuttu ve yabani insanlarla doluydu. Kadınlar açık arayla daha büyük bir çoğunluğa sahipti, vücutlarındaysa kıllar vardı. Bunları Goriller olarak adlandırdık. Onları takip etmiş olmamıza rağmen ele geçirmemiz mümkün olmadı zira hepsi tepelere tırmanarak ve de taşlarla kendilerini savunarak kaçtılar. (Yakalanan) üçü ise, kendilerini götürenleri hem ısırmak ve hem de tırmalamak suretiyle onlarla gitmek istemiyorlardı. Lakin bunları öldürerek derilerini yüzdük ve yüzdüğümüz derileri de Kartaca’ya götürdük. Artık erzağımız da bizi idare edemeyecek durumda olduğundan dolayı daha da ileriye yelken açamadık…"

u/ManfromKarduniash — 9 days ago

Bunlar yerleri bilinen yaraları olup aldığı kurşun yaralarının en az 12 olduğu kaydedilmektedir. 80'ine kadar yaşayıp 1847'de Paris'te öldü.

u/ManfromKarduniash — 12 days ago
▲ 27 r/TarihiSeyler+1 crossposts

Rumi takvimdeki Haziran 1332, Miladi takvimde 1916'nın Haziran sonu ve Temmuz başına denk gelmekte. Kut zaferinden 2 ay sonrası.

Rumi takvim 622'yi yani hicreti başlangıç kabul eden güneş takvimidir. Osmanlı Devleti'nce icat edilmiş ve kullanılmıştır. Mülazım-ı Evvel üsteğmen rütbesinin karşılığıdır.

u/ManfromKarduniash — 14 days ago