u/Good-Meeting6104

Hamit'in hikâyesi gibi bir şey, öncesi var sonrası yok.

Hamit çok sarhoş olurdu. Tekrarlayan bir çokluktan ziyade, her içtiğinde, içtiğinin üç katı sarhoş olurdu. Hamit günde üç öğün azar yerdi. Hamit günde üç değil hiç kere ağlardı. Onun gözleri kuru ve pek çakırdır. Sıkışmış umutları vardır Hamit’in. Tahtakuruları, fareler, hamamböcekleri nasıl ki buldukları her deliğe girerler; Hamit’te umutlarını her deliğe sıkıştırırdı. Tahtakuruları, fareler, hamamböcekleri buldukları her delikte doğar ve doğurur ancak Hamit’in umutları bulduğu her delikte... Hamamböceklerine, farelere ve tahtakurularına fark edildikleri anda farklı muamelelerde bulunulur ve hepsine yapılan muamelelerin ortak özelliği karantinaya alınmalarıdır. Tahtakurularıyla mücadele zordur, ya cevval bir kimyasal püskürtücü karantinaya alınmış bölgede beyaz kıyafetleriyle tirillik terörü estirir ya da bir çöp kenarına mesken parçaları terk edilir. Fareler yavaş ürediği için çizgi film peynirleri gayet iş görür. Hamamböcekleri ise sanırım görmezden gelinir ve ev aydınlık tutulmaya çalışılır. Hamit’in umutlarıysa unutulur ve tadilat esnasında ortaya çıkan ‘burası niye böyle olmuş ya’ların öznesi olmayı kendine görev bilerek; olabildiğine yapış yapış ve zeminle bir olmuş, koyu kahverengi şekilde o delikte öylecelik yapadurur. 

Hamit çok sarhoş olmakla kalmaz, sarhoşken çok konuşurdu. Öyle bildimcilik taslamaz, ağzına geleni söyler ve kahkahalara boğulurdu. Hamit bilmeyi bilmezdi, sere serpe sızar, uyanıp evden çıkar, ‘bir gün daha’ ile başlayan cümleler kurmaya niyetlenirdi. Kahvehaneye her uğradığında en az üç kere televizyona bakıp iç çektikten sonra ‘manyak manyak işler’ derdi, manyak manyak işler... 

Mahallenin bıçkın gencoları Hamit’i görünce laf atar, ezer, büzer ve babaları yaşında adama akıl vermenin böbürüyle günlerini geçirirlerdi. Çünkü Hamit, çünkü Hamit onlarla aynı mahallede ama çok uzak gözükürdü. Az lakırdı eder, yalnız gezer ve söylenilenlere kolayca inanırdı. Hamit niye fakir olmuştu? Böyle mi doğmuş, çok mu aşık olmuş, az mı konuşmuş, kötü mü kokmuştu? Düşlerimizi yalnız kendimiz mi unuturuz, senin düşlerini unutan beni de zanlı addedemez miyiz? Düşlerimize birer bekçi atayıp maaşını ve sgk’sini her ayın birinde yatırmalı mıyız, her sene-i devirde bir kurulla alım gücüne göre maaşını düzenlemeli miyiz, eğer düşlerimize adanamıyorsak? Hamit ayakkabı boyamaz, bülteni beğenmez, uzun, hemzemin bir yolda yürürken bir baş ağrısına tutulur. İşte! Aklına gelen her fikri, duyguyu katleden bir adamın kafasında zerre kıpırtı, sanki doğmaya çalışan bir çocuk plasentasında boğuluyor ve sezaryen doğurmak gerekiyor, her neydiyse kafasındaki, yarılıp sökülmesi gerekiyor... 

Hamit’in babası meyve sebze toptancısıydı, tarladan alır perakendicilere satardı. Her şeyi unuttuğunu sandığı o anda bir imge, varlığıyla, köhnemiş zihninde bir zelzeleye sebep olur. Babasının bisikletinin arka sepetinde bir demet buruşuk marula otururken, bir kadının gülümsemesini gördüğünü anımsar. Bebeğin doğması için ameliyata alınmaya karar verilir, kafasını fosforlu kalemlerle çizerek kesilecek yer belirlendikten sonra kendini kaskatı bir şekilde yerde bulur... 

... 

Yıl; kırk yıl evvel. Kırk yıl neden bekler bir an kıvrımların arasında, ya da kırk yıl sonra neden ortaya çıkmağa karar verir. Hamit gözlerini açtığında hastanededir, hasta değildir, basit bir serum iş görür. 

... 

Hamit’e bir titreme hasıl olur. Gündeliğini geçirirken, nabzı düştüğü, canı karardığı zamanlarda bedeni Hamit’e bir an ve bir titreyiş hediye eder. Önce an gelir gözünün arkasına sonra, titremeyle birlikte silkinir, birkaç dakika sonra anı hatırlamaz ama titremeyi cebinde taşımağa devam eder. Öyle sık yaşar ki bu titremeleri, öyle sık sıkılır ki cancağızı, canı kararmadığında ne yaptığını anımsamakta zorlanır. Nasıl çıkacağını pek kestiremez bu hâlden, plasentasında boğulan bir çocuk görmeğe başlar imgeleminde. Pek tanıdık ve uzak. Bu çocuk plasentasının ne olduğunu bilmeğe çok yakındır, çünkü o bir bebek değil çocuktur. Yedi yaşına dek plasentasından beslenen bir çocuk. Hamit bir beslenme hâlini kavrar, plasenta ne demek bilmediği için, yapış yapış doyurucu şey diye dönüp dolaştırır kafasında, yapış yapış doyurucu şeyler, nasıl kokarlar, belki ananas gibi kokarlar belki de ıslak ve funguslu bir ayak, belki polen gibi, belki sıcak bir havanın rüzgarsızlığının ortaya çıkardığı organize sanayilerin fosil yakıt kokusu gibi. 

... 

Laminant parkenin üstüne attığı gocuğuna oturmuş ahbabına derdini dökerken, başı tekrar ağrımaya başlar. “Oğlum acili ara fena oldum” “...” “Arasana lan şey, ismini hatırlamıyom, oğlum arasana” “Sen kim Laminant parke kim lan, sana kerpiç, daş anca olur” “Ne laminantı lan arasana acili fenayım la” “Feci halüse düştün, ulan insan halüse birlikte düştüğü adama ad koymaz mı la, dur dur hallediyom şimdi” Bir neşter çıkarır göt cebinden, Hamit’e yaklaşır hiç usulluğu önemsemeden, bir çizik çatar alnının çatına. Bir çıt sesi, yumurta kırılma sesi, “Hadi kalk” “Ben niye kalkıyorum, halüste değil miyiz zaten, bari burada oturayım” “Hadi kalk” “Ben...” “Hah böyle bolca ben de de bakalım şuradan ne çıkacak, bak sen ben dedikçe çıkacak gibi, hadi bakalım ben, ben, ben, ben” Hamit gözlerini açar, başının üstünde kızı Çilek; “Hadi kalk baba, bın, bın, bın, bın, hadi kalk baba bın bın bın bın” “Bın ne kızım” “Bın işte baba seni uyandırma sesi bın, bın, bın, bın” 

... 

Dur, akma. Aşağıya doğru akma. Yukarıda ne güzel kafalar var, onlara doğru ulaşmaya çalış. Kafanın yukarıda olmasının ayağın aşağıda olmasının bir sebebi olmalı. Dur ağlama şimdi, ağarmayı gerektirir ağlamak. Ağarmayı bilmiyorsan ağlamamalısın. Cancağızın, cancağızın gerek ağarmak için. Sen daha yeni doğdun. Daha hiçbir fesleğeni koklamadın. Hemen ağlama, önce biraz fesleğen gerekiyor. Biliyorum yedi yaşındasın, yedi yaşında olmak doğmak ya da doğmamak için geç kalmışlıktan ibarettir. Biliyorum yedi yaşındasın ve kafam hiç yıldızlarla bezeli değil. Biliyorum yedi yaşındasın ve ses tellerin hiç ismini söylemek için titreşmedi. Biliyorum yedi yaşındasın ve benim adım senin için ‘baba’ demek. Biliyorum yedi yaşındasın, sıhhatler olsun ve günaydın. 

... 

Bozkır olmalı bu sarılık. Hiçlik gibi hissetiren sarılığın ortasına, yanıbaşında sazların bile can çekiştiği yere şeker pancarı ekilmiş. 

İsmi möhüm deel, hamidin babası işte: 

“Kavatlara bak hele. Hamit bak olum, bunlar kavattır işte. Sazları görüyonnu, heh onlar. Şeker ekmeyi bilmiyolla mı diyerleri. Bu kavat ekmiş buraya bire yirmi alıyo atın kafası, su çıgmışıda guyu vurmuş kavat, suyu da alttan çegip çegip gurutuyo ibine. Duttuğunu idiveriyolla bu enik coçugları. Bunlar kavat işte, bunlar gibi olma olum.” 

Hamit’in babasından kalan tek an budur. Olduğu kişiyi inşa etmemiştir Hamit. İnşa etmek, havalıdır. Ham madde gerektirir inşaat. 

... 

Hamit, yedi yaşındaki kendini doğurmuştur. Yedi yaşından sonra hiçbir düşünceyle beslemediği zihni hemzemin bir yolda doğmaya karar vermiştir. Okuma yazmadan başlayıp, iskelet sistemini, din kültürünü ve nicesini hatta taaşuk-u talat ve fitnat’ı, araba sevdasını, torkları öğrenmesi gerekiyordur, yeniden ve yeniden. Zihni kendini döngüye almaya hazır bir şekilde bekler. Tekrar o çocuğun büyümesi ve olduğu kişi olması için öğrenmesi, kırılması, bozulması gerekiyordur ve her öğrenemediğinde okuma yazmayı, iskelet sistemini ve din kültürünü, yine doğuracaktır kendini, yine kendi babası olacaktır. Kafası yıldızlarla bezenene kadar, kendi ismini söyleyene, fesleğen koklayana kadar, canı kararmaktan başka bir şey öğrenene kadar. 

Yani, kısaca, Hamit’e yeniden doğma fırsatı hasıl olur. Kırk beş yaşında kendini tanıması gereken bir döngüye hapsolmuştur. Dış dünyada bir değişim olmaz ama artık yeni bir çocuğu vardır, gerçekten sahiplendiği, karar vermediği, yaşamak için muhtaç olduğu yeni bir çocuk onunla birlikte yaşamaya, öğrenmeye, büyümeğe başlar. Ne olduğunu bilmediği bir hülyaya kapılır ve o, düşünmeyi, fikir üretmeyi, analiz etmeyi, büyümeği öğrenir. Bu hülya, kendi gerçekliğini yeniden dizayn etmesi için bir fırsattır. Gidecek yer bulamayan bu zihin, kendi kendini doğurmuş ve yaşamanın kendi içinde bir anlamını ilk defa oluşturmuştur. Hamit dış dünyada yaşamamaya başlar. Yaptıklarıyla alakalı bir kaygıya düşmemek onu yıllardır beklenen muazzam verimliliğe ulaştırır. Daha iyi bir iş, harika bir seks hayatı, mutlu çocuklar sağlar ona bu yaşamın form değiştirme hâli. İşte Hamit bu evrende, çağını yakalamış, barışmış, üretmiş ve gelişmiştir. Kırılmış bir algı ve görünmez erdemlerin kıvancıyla, dış dünyayı fetih etmiştir. 

 
... 

Kendine büyük bir tutkuyla bağlı olmak, işte çağın şifası! Hamını pişirip oldurmak, işte hamısına muştulanan kadim bilgelik makamının gözde tamlaması, budur. Utanmak ile bu kadim bilgeliğin arasında kontrgerilla cengi edilir ve kontrgerillanın kim olduğu, süpresörün kim olduğu, müphemdir. Çağın şifasını yakalamak için, barış yapmak gerektiği söylenir, barışmaktümtravmalarla, barışmaktümtravmalarla ve barışmaktümtravmalarla. Ha-ha. Travmalardan çok güzel takım elbise dikilir gibi gelmiştir bana hep. Gözlerinin içine bakarken dünyanın, gözlerin yerini unutmak gibidir zaten takım elbise giymek de. Travmalar, en güzel yabancılarla yaşanır. Yabancıların sesi, cismi, tekrar yabancı olmağa başlayınca zihinle bir işbirliğine tutuşur, bedende vaki olan, bedenle birlikte yaşar ve mezara değin bedenin beslediği bir gayrı psikojeni olarak kalır. Yani, bedenin cebindeki ile zihnin elindeki birbirine transparan değildir. Bu yüzden kaynağı kestirilemeyen bir acıdan ya manyak olunur ya da nefis bir efkâr malzemesi çıkartılır. Manyak olursun, manyaaak, manyakça manyak olur, manyaklığınladuşalırsın ve hiçbir kimyasal manyaklığının genetiğiyle, saçının genetiğiyle oynadığı gibi oynayamaz. Egzama olamazsın manyaklığınladuşaldığında, ama çok serinlersin. Acıyla dalga geçmek ya da kimliğinin sırıtmayan bir parçası haline getirmek; ‘fakingbarışmak!’ adlı müzayede eseri kesinlikle barış mançonun kutsadığı bir sergi binasında efkârın canagelmesini sağlar. O kadar bahsettik barışmaktan, bir iki kere barış manço demek de gerek: barışmançobarışmançobarışmanço... 

reddit.com
u/Good-Meeting6104 — 4 days ago